1999 yılında gösterime giren Matrix, ilk bakışta insanlarla makineler arasındaki savaşı anlatan bir bilimkurgu filmi gibi görünüyordu. Oysa üzerinden geçen yıllar, filmin bilimkurgu olmaktan çok bir tür politik kehanet olduğunu düşündürüyor. Bugün artık mesele makinelerin dünyayı ele geçirip geçirmediği değil; dünyanın ne kadarının görünmez algoritmalar tarafından düzenlendiğidir.
Matrix’in en sarsıcı sorusu hâlâ önümüzde duruyor:
Ya yaşadığımız dünya, sandığımız kadar gerçek değilse?
Filmde insanlar devasa kapsüllerde uyutulur. Bedenleri bir makinenin enerji kaynağıdır; zihinleri ise kendilerine sunulan yapay dünyanın içinde yaşamaktadır. İnsanlar çalışır, âşık olur, kavga eder, tüketir, korkar ve umut ederler. Ama bütün bunların gerçekleştiği dünya, aslında başkaları tarafından tasarlanmış bir simülasyondur.
Bugün kapsüllerin içinde değiliz belki. Fakat her sabah elimizi uzatıp telefon ekranına dokunduğumuz anda başka bir Matrix’in içine bağlanıyor olabiliriz.
Çünkü çağımızın en büyük başarısı, insanları zorla susturmak değil; onlara sürekli konuşabilecekleri bir ekran vermektir. En büyük denetim mekanizması, insanlara hareket etme yasağı koymak değil; onları sürekli hareket halinde tutmaktır. Eski distopyalarda iktidar insanları gözetlerdi. Yeni distopyada ise insanlar gönüllü olarak kendilerini yayınlıyor.
Nerede olduğumuzu, ne yediğimizi, kimi sevdiğimizi, neye kızdığımızı, hangi siyasi görüşe yakın olduğumuzu, gece kaçta uyuduğumuzu, sabah ilk olarak neye baktığımızı sistemlere kendimiz bildiriyoruz.
Büyük Birader’in kamerayı evimize yerleştirmesine gerek kalmadı.
Biz kamerayı cebimizde taşıyoruz.
Matrixteki “ajanlar”, sistemin görünmez muhafızlarıdır. Herhangi bir insanın bedeninde ortaya çıkabilirler. Sistemin devamlılığını tehdit eden herkesi takip eder, etkisizleştirirler.
Bugünün ajanları ise takım elbiseli ve siyah gözlüklü olmak zorunda değil.
Bazen bir algoritmadır.
Bazen “trend olan” bir başlıktır.
Bazen görünürlüğünüzü azaltan bir dijital karar mekanizmasıdır.
Bazen de size neyi düşünmeniz gerektiğini söylemeyen, fakat neyi düşünmemeniz gerektiğini ustalıkla görünmez kılan bir bilgi düzenidir.
Modern iktidarın en rafine biçimi, yasaklamak değildir. Çünkü yasaklanan şey merak uyandırır. Daha etkili olan, bir şeyi görünmez kılmaktır.
Bugün milyonlarca bilgi parçasının arasında yaşıyoruz ama belki de tarihin en büyük bilgi karartmasının içindeyiz. Çünkü çok fazla şey bilmek, her şeyi bilmek anlamına gelmiyor. Enformasyon bombardımanı bazen cehaletin en sofistike biçimine dönüşüyor.
İnsan artık hakikatten mahrum bırakılmıyor.
Hakikat, sadece milyonlarca başka şeyin arasına gömülüyor.
Matrix’in en güçlü sahnelerinden biri kırmızı hap ile mavi hap arasındaki seçimdir.
Mavi hap rahatlığı temsil eder. Uyanırsınız ve her şey eskisi gibi devam eder. Düzen yerindedir. Sorular gereksizdir.
Kırmızı hap ise gerçeğin bedelidir.
Çünkü hakikati bilmek her zaman özgürleştirmez insanı. Bazen önce huzurunu bozar.
Bugünün dünyasında ise bize sürekli mavi hap dağıtılıyor.
Tüket.
Kaydır.
İzle.
Beğen.
Unut.
Yeni gündeme geç.
Bir savaş görüntüsünün ardından bir dans videosu, açlık haberinin ardından bir reklam, siyasi baskının ardından bir kedi videosu geliyor.
Dünya ekranın içinde eşitleniyor.
Trajedi ile eğlence aynı parmak hareketinin mesafesine düşüyor.
İnsanlık tarihinin en büyük acıları, birkaç saniyelik “içerik” olarak tüketilip geçiliyor.
Belki de çağımızın gerçek distopyası tam burada başlıyor: Artık hiçbir şeye yeterince uzun süre bakamıyoruz.
Distopya denildiğinde aklımıza genellikle baskıcı rejimler, yasaklar, üniformalar ve askerî bot sesleri geliyor. Oysa 21. Yüzyılın distopyası çok daha konforlu olabilir.
Size kahvenizi önerir.
Dinleyeceğiniz müziği seçer.
Gideceğiniz yolu gösterir.
İzleyeceğiniz filmi bilir.
Kiminle tanışmanız gerektiğini hesaplar.
Hangi habere kızacağınızı tahmin eder.
Hatta siz daha düşünmeden ne isteyebileceğinizi analiz eder.
Ve bütün bunları yaparken size özgür olduğunuzu söyler.
İşte Matrix’in bugün yeniden okunması gereken yeri tam da burasıdır.
Özgürlüğün karşıtı her zaman hapishane değildir.
Bazen kusursuz tasarlanmış bir konfordur.
Bazen insanın kendisine ait olduğunu sandığı tercihlerdir.
Bazen de “Ben kendim seçtim” cümlesinin arkasına gizlenmiş görünmez yönlendirmelerdir.
Neo’nun hikâyesi, aslında tek bir insanın hikâyesi değildir. O, sistemin dışına çıkmayı göze alan insanın sembolüdür.
Ama sistemden çıkmak kolay değildir.
Çünkü Matrix yalnızca dışımızda kurulmuş bir düzen değildir. Bir süre sonra insanın zihninin içine yerleşir. İnsan kendi hapishanesinin gardiyanına dönüşür.
Bugün de en büyük soru belki budur:
Bizi kim yönetiyor?
Devletler mi?
Şirketler mi?
Medya mı?
Sermaye mi?
Algoritmalar mı?
Yapay zekâ mı?
Yoksa bütün bunların içimize yerleştirdiği korkular ve arzular mı?
Belki de distopyanın en gelişmiş biçimi, insanın kendisini özgür zannetmeye devam ettiği sistemdir.
Matrixin bize bıraktığı asıl miras, makinelerden korkmak değildir. Asıl soru, makineleşen dünyanın içinde insan kalıp kalamayacağımızdır.
Çünkü bugün kırmızı hapı yutmak, bilgisayar ekranının arkasındaki kodları görmek anlamına gelmiyor yalnızca.
Bazen herkes aynı şeyi söylerken şüphe edebilmektir.
Bazen popüler olanla doğru olan arasındaki farkı görebilmektir.
Bazen unutulması istenen şeyi hatırlamaktır.
Bazen de ekranı kapatıp dünyaya yeniden bakmaktır.
Ve belki bütün distopyaların karşısında insanın hâlâ sahip olduğu en tehlikeli güç şudur:
Soru sormak.
Çünkü hiçbir Matrix, uyanmaya karar vermiş bir zihinden daha fazla korkmaz.



