1. Haberler
  2. Genel
  3. YEŞİLÇAMLA EĞİTİM

YEŞİLÇAMLA EĞİTİM

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Yeşilçam Amerika’nın Hollwood’u gibi. Oyuncular genelde İstiklal caddesinin arkasındaki Erol Taş’ın kahvesine takılır. Çay parası, simit alacak para yok. Film çevirmek için sponsor bulunamıyor. Zorlu bir sanatçılık. Aç açık film sektörü. Hulüsi Kentmen’in dediği şu cümle çok önemli.

“Filmlerde patron, fabrika sahibiyim, lüks evler, lüks araçlar ile ekrandayız ama hep fakiriz.

Bu günlerde film sektörü biraz canlandı. Sponsorluk bulmakta pek zorluk çekmiyor. Yeşilçam’ın yaprakları sponsor bulamadığı için hep sarıydı. Şimdi belki biraz yeşerdi.

Devletin sanatçılara sahip çıkıp onların maaşlarını, sigortalarını yapması, kalacak yer sorununu  çözmesi gerekir. Sanatçıların çoğu aç, açık, sefalet içinde kimsesiz yalnız ölüp gidiyorlar.

Yüce Atatürk:

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Ama bunu uygulayacak devlet yok.Bizde sanata ve sanatçıya saygı yok. Devlet başta olmak üzere.

Yeşilçam, Türk toplumunu çok iyi biçimde de bilinçlendirdi. Özellikle çocuklar üzerinde büyük etkisi vardı.

Yeşilçam yani Türk sineması aslında Türk toplumunda bir okul gibiydi.

Yeşilçam, Türk sinemasının 1950 ile 1980 yılları arasındaki altın çağını temsil eden, adını İstanbul Beyoğlu’ndaki Yeşilçam Sokağı’ndan alan klasik sinema dönemidir. 

Yeşilçam’ın Temel Özellikleri

İsim Kaynağı: Sinema stüdyolarının ve yapımcıların yoğun olarak bulunduğu İstanbul’daki Yeşilçam Sokağı’ndan türetilmiştir.

Anlatı Yapısı: Klasik Hollywood sinemasının neden-sonuç ve kronolojik akış kalıplarını benimser.

Temalar: Genellikle zengin-fakir çatışması, imkansız aşklar, kader, namus, dostluk ve mahalle kültürü üzerine kuruludur.

Dönem: En yoğun ve parlak üretim 1960-1975 yılları arasında (“Yüksek Yeşilçam”) görülmüştür. 

Yeşilçam sineması üzerine akademik düzeyde pek çok araştırma ve makale yayımlanmıştır:

Türk Yeşilçam Sinemasının Tarihsel Epistemolojisi: Endüstriyel yapı ve estetik üzerine analitik bir incelemedir.

Yeşilçam Sinemasında Kökensel Bir Nitelik Olarak Kader: Melodramlarda kader temasının modernleşme ile ilişkisini inceler.

Yeşilçam, Sinema, Türk – DergiPark: Türk sinemasının kökenlerini ve meddah geleneği ile bağlarını ele alır. 

Altınbaş Üniversitesi +2

Unutulmaz Bazı Yeşilçam Filmleri

Hababam Sınıfı (1975)

Selvi Boylum Al Yazmalım (1977)

Süt Kardeşler (1976)

Tosun Paşa (1976

Mesut Aytekin: Bir nostalji durağı olarak Yeşilçam

Bazen beynimiz küçük oyunlar oynayarak eski hatıralarımızı olmasını istediğimiz şekle büründürür. Bu yolda yeşilçam filmleri ihtiyaç duyduğumuz taze kan gibidir.

Yapay bir dünya sundukları, çok köşeli ve gerçeklikten uzak oldukları ifade edilir. Teknik hataları ile dalga geçilir, kostümler, mekânlar eleştirilir, oyuncuklara gülünür. Ancak günümüzün kaybolan sıcak iletişim ortamında bir serap gibi eski günlere götürüverir o filmler.

Sinema toplumun yansıması, sosyal hayatın arşividir bir anlamda. Çekildiği zamanın kültürel, sosyal, ekonomik ve sanatsal hayatından izler taşır. Kullanılan dil, giyilen elbise, çekilen mekân ve geçen zaman pek çok noktada dönemini yansıtır. Tabii senaryosu geleceğe, geçmişe, farklı dönemlere ait değilse. O yüzden geçmişi ya da büyüdükleri dönemleri hatırlamak isteyen insanlar, o döneme ait, o dönemi işleyen ya da hatırlatan filmleri izlerler zaman zaman. Nostalji rüzgârları eser o anlarda.

Bundan değil midir zaten yazlık sinema kültürünün yeniden canlanması. Yaz döneminde pek çok belediye, şehir meydanına, statlara, deniz kenarlarına kurdu perdeleri; çekti sandalyeleri; koydu yerli yabancı filmleri. Birçoğu ücretsiz olmakla birlikte özel seçkiler sunan ücretli gösterimler de yapıldı bu yıl. Patlamış mısırlar eşliğinde, dondurmaların servis edildiği Yeşilçam havalı, bol çocuklu, eskilerin yazlık sinema adını verdiği şimdinin açık hava sinema gösterimleri adıyla modernize edilen etkinlikler pek şenlikli geçti.

Amerikalıların arabalı yazlık sinemalarına benzemezdi bizim yazlık sinemalar. Anadolu’da pek çok insanı sinema ile tanıştıran yazlık sinemalarımız çekirdek çitlerken aşka tutulmak temalıydı. Rahatsız sandalyelerde, toprak avlularda, püfür püfür esen rüzgârda umuda, aşka, sevgiye, kardeşliğe ve dostluğa dair filmler izlerdi insanlar. Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Filiz Akın, Erol Taş, Göksel Arsoy, Kartal Tibet, Adile Naşit, Hulusi Kentmen vb pek çok ünlü ile tanışırdı.

Mevsim kışa döndüğünde şehrin merkezinde bilet kuyruğuna girilip devam ettirilirdi hayallere yolculuk. Sinema delileri sıra bekler, âşıklar gün sayar, eski topraklar şık elbiseleri ile Taksim’e çıkardı. Sinema seyirlik bir eğlence olarak tüm toplumumuzu sarmıştı o vakitler yani 1960’lı yıllar… Köyden kente göçün yoğun olarak yaşandığı, şehirlerin sanayileştiği, konut kültürünün oluşmaya başladığı yıllar. Sinemamız kendini ararken seyircisiyle buluşmuştu. Bu döneme “Yeşilçam dönemi” de diyebiliriz. Birbirlerine uzun yıllar boyunca da sahip çıktılar.

Yeşilçam’ın ruhu yaşıyor

Adını film şirketlerinin bulunduğu sokaktan alan Yeşilçam, artık bir nostalji olsa da insanımızın dönüp dönüp baktığı bir yer, bir ruh olarak yaşamını devam ettiriyor aslında. Pek çok klişe ile bezeli filmler, insanları alıp götürüyor. Fakir kız ve zengin oğlanların (bazen tersi de olabiliyor) acıklı aşk dolu kavuşma hikâyelerinin anlatıldığı, insanların mutlu mesut yaşarken çok çeşitli gaddarlıklara maruz kaldığı, iyi ve kötünün gride değil siyah ve beyaz olarak yer aldığı filmlerden müteşekkildi Yeşilçam… Modern bireylerin temsiliyetinde zaman zaman taşraya, oradan tarihe inen, fantastik dünyaya açılan kapılar. “Alaylıyız” diye kenara çekilmeyen, her tür filmi deneyen, kopyalayan, çalan, esinlenen bir sinema. Türk Sineması’nda tür zenginliği belki de en çok bu dönemde yaşandı.

El yordamı ile bir Türk Sineması inşa edilmeye çalışıldı. Bir tarafta Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi sinemaya estetik katmaya çalışan entelektüel olarak da sinemanın peşinde olan sinema sevdalıları, diğer tarafta Amerikan filmlerine paralel aşk, dövüş, eğlence ve kısa yoldan işi kotarmaya bakan Sami Ayanoğlu, Çetin Karamanbey, Yılmaz Atadeniz, Natuk Baytan gibi sinemacılar. Bir potada tatlı rekabetin içinde pek çok filmler çektiler. Kâh sinemacılar ticarete kâh ticari düşüncedekiler sinemaya yaklaştı. Ama bir gerçek var ki sinema, Türkiye’de bir izleme kültürü oluşturdu. Halk sinemaya gidiyor, sinemayı destekliyordu. Televizyon yoktu, radyonun rekabet gücü kırılmıştı çünkü bu güçlü hikâye anlatıcısı sinema, dersine iyi çalışmıştı.

Yeşilçam’a iade-i itibar

Yeşilçam pek çok kişinin hasret ile yâd ettiği bir dönem. 90’lı yılların sonlarına doğru kıyasıya eleştirilen, tu kaka edilen bu dönem filmleri sonraları iade-i itibar gördü çünkü zamanla insanoğlu pek çok değerinin farkına vardı. Başka bir ifadeyle “insan” olduğunun farkına vardı.

Kapitalist dünya her gün daha fazla yoğurdu Türk halkını. Almadan veren hasbi gönüllerin, mahalle havasının, yardımlaşmanın, omuz omuza yürümenin olduğu, çıraktan ustalığa bir meslek ahlakının varlığı, sevgi ve saygının yaygınlığı daha bir aşikârdı o günlerde, o filmlerde. Ancak daha çok çalışma, daha çok konfor, daha çok maddiyat isteği, bencilliği, ezmeyi, yok saymayı, hırsı daha çok ön plana çıkardı. Teknolojinin çok hızlı gelişimi, küreselleşmenin, Türkiye’yi dünya ile daha entegre bir sürece sokması, birçok şeyle/yenilikle birden tanışma, sosyal, kültürel değişimleri de beraberinde getirdi.

Öyle durumlar oldu ki insanlar değiştiklerinin farkına bile varamadı zira süreç çok daha hızlı işledi. Neticede modern hayata adapte olmak zorunluluğu söz konusuydu. Uzun çalışma saatleri, ev, araba, yazlık için çok çok çok çalışma düşüncesi, apartman hayatı, küçülen ailelere uygun küçülen evler, sınırlı kişilerarası iletişim, toplumsal paylaşımları da küçülttü. İnsanlar sadece hayatta kalabilmek için yaşamaya, emeklilikte rahat ederim düşüncesi ile yaşlılıklarına yatırım yapmaya başladılar.

Oysa “anı”, “şimdiyi” ve en önemlisi “aileyi”, “dostları” ihmal ettiklerinin farkında bile değildiler. Güzel günler geçip gidiyordu, en verimli çağlar yok oluyordu. Gülmek, mutlu olmak gelip geçici metalara yüklenmişti. Stresli hayatın içinde, gergin iş yaşamının etkisi ile suratı asıklar kabilesine her geçen gün yeni üyeler ekleniyordu.

İşte böyle günlerde insanlar mutlu oldukları anları ya da mutlu olunan anları daha fazla ararlar. O yüzden geçmişe, tarihe bakarlar zira insanoğlu genel itibari ile hatıralar içinden kötü olanlarını ayıklar, onu değiştirmeye çalışır. Beyin acı dolu anları siler daha doğrusu geri plana iter ve daha çok mutlu anları, eğlenilen vakitleri, keyifli, gurur dolu başarıları olayları ön plana çıkartır.

Filmlerle duygu nakli

İnsan mutlu olmak ister. Pozitif duygu ve olaylar, onu hedefine ulaştıracaktır. Bundandır geçmişe dönük hayıflanmalarımız ve “hey gidi günler hey” deyip anlatmaya başlamamız. Yaşlandıkça bu duygu daha da güçlenir ve güzel anların sayısını arttırmak isteriz. Geçmişe daha sıkı bağlanırız. Gücümüzü oradan alırız çünkü. Kaybettiğimiz ne varsa geçmişimizde varmış gibi gelir. Gerçekliğin üstüne hayallerimiz de eklenir ve biz onları süsleyerek “nostalji” kılıfında kendimize servis ederiz.

Bazen beynimiz küçük oyunlar oynayarak eski hatıralarımızı olması gereken ya da olmasını istediğimiz şekle büründürür. O zaman değmeyin keyfimize. İşte bu yolda Yeşilçam filmleri ihtiyaç duyduğumuz taze kan gibidir. Bir baba, bir anne, bir mahalleli, bir dost, bir aşk ararız… Bizi bize bağlayacak, hayata tutunduracak, mutlu edecek şeyler lazımdır. Güzel ve temiz duyguların, anların var olabileceğini gösteren simülasyonlar… Yeşilçam’da bunlar fazlasıyla vardır.

Babalar… Münir Özkul gibi arkamızda kapı gibi duran; ailesi için her şeyi yapabilen fedakâr babalar ararız. Sert görünümlü ama yufka gibi yüreği olan… Kızan, azarlayan ama kıyamayan; gülümseyişinde hayat bulduğumuz, müşfik gururlu babalar… Ya da kısaca “Yaşar Usta” diyebiliriz… Öyle anlar gelir ki Yaşar Usta’nın attığı o meşhur tiradı (Bak beyim sana iki çift lafım var…) atacak çınar gölgeleri bekleriz üstümüzde… Eşref Kolçak, Hulusi Kentmen, Kadir Savun…

Anneler… Adile Naşit gibi merhametli, şefkatli, güleç yüzlü bir anne ararız. Yumuşak görünüşünün altında bir aslan yatan ve ailesi için gerektiğinde pençelerini gösterebilen; dünyayı yüreğine sığdırabilecek, sevecen, sevgi dolu, becerikli, yılmayan, yorulmayan, fedakâr anne. Kendisi için değil de çocukları için yaşamaya ant içmiş gibi…

Çocuklar… Masumiyetin timsali, gülen, güldüren, temiz, kötülük bilmeyen, yardımsever. Eğitimin okula zimmetlenmediği bir ortamda yetişen, dünyayı güzelleştiren çocuklar. Yokluğu bilen, inanan, güvenen ve şartları değiştirebilen çocuklar. Mutlu olmak için sevgiyi yeterli gören “fakir ama gururlu” çocuklar… Kiminin adı Sezercik olur kiminin adı Ayşecik. Kimini Cilalı İbo korur, kimini Adanalı Tayfur…

Âşıklar… Hemen canından vazgeçebilirler yeter ki sevdikleri mutlu olsun. Bir kuru ekmek bir soğan yeter bir ömür geçirmeye zira onların kitabında sevmek karın doyurur. Bu kapitalist dünyaya meydan okurlar yamalı elbiseleri ile. Aşklarına mani her şeye göğüs gererler. Vazgeçmemeyi, mücadeleyi, sevmeyi öğretmek için gelmişlerdir bu dünyaya. Her şart, zaman ve mekânda güzel Türkçeleri, güzellikleri, yakışıklılıkları ile arz-ı endam ederler… Şehirde ve taşrada hep güzeldir Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik, Belgin Doruk… Madende ve fabrikada, ofiste ve sokakta her daim yakışıklıdır Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Ayhan Işık, Ekrem Bora… Mavi Boncuk, Ah Nerde Vah Nerede, Vesikalı Yarim, Selvi Boylu Al Yazmalım…

Kardeşler… Birbirlerini omuzlayan kardeşler vardır karelerde. Kızsalar, kavga etseler de birbirlerine kıyamayan, aileleri için çalışan, plan yapan, unutmayan kardeşler. Bir gözleri kapalı olsa da diğer gözleri ile kardeşlerini gözleyen temkinli ve tembihli ruhlar. Yeri geldiğinde kendi mutluluklarından vazgeçebilen, kendi paylarını verebilenler… Halit Akçatepe, Metin Akpınar, Zeki Alasya’dır onlar.

Arkadaşlar… Ümitsizliğin adam boyunu geçtiği sularda umut olan, varını yoğunu arkadaşına vermeye çalışan fedakârlar. “Varlıkları arkadaşlarının varlıklarına armağan olsun” yemini etmiş gibidirler. Fonda “Deryalar” çalar onlar arkadaşlarının arkasını kollar. Şimdilerin kankalarından hallicedirler. Ne bilekleri bükülür ne yürekleri burkulur. Yılmaz Köksal, Salih Güney ve Süleyman Turan girer kapıdan usulca… Hep komik ve yardım severdir Sadri Alışık, Öztürk Serengil ve Kemal Sunal…

Mahalleli… Sırtınızı dayayabileceğiniz bir başka dayanaktır mahalleli. “Gönlü zengin” derler ya onun gibi işte. Kasabı, manavı, bakkalı, tamircisi tekmili birden hazırdır vazifeye. İyilik perisinin sopası dokunmuş gibidir. Umutla bakarlar esas oğlanlarının, kızlarının gözlerine. Kendi hayatları onların hayatları için stepne gibidir. Âşıklar mutlu olsun başka bir şey istemezler. Paralarını, zamanlarını, evlerini, eşyalarını verirler. Kavga ederler, yaralanır yeri gelir ölürler. Galaksinin değil ama mahallenin koruyucularıdır… Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Ali Şen kafayı uzatır köşeyi döndüğünüzde…

Kahramanlar… Mazlumun en mazlum anında “ben varım” deyip ortaya çıkan, garipleri güldüren, bir kılıç ile on kişiyi öldüren, beş ok atan; yılmayan, usanmayan ve ölmeyen. Zeki ve merhametlidirler. Vicdanları ile yürekleri bir olup adaleti sağlar. Haklı ile haksızı ayırabilecek güçtedirler. Parlak zekâları ile kötülerin kafasına öyle çorap örerler ki cümle âleme ibret olur yaşananlar. Çılgın planları vardır, imkânsızı yarıp “olur mu öyle şeyler” dedirtirler… Hem benliklerden hem de serden geçilir. Arada sevda yaşarlar örnek olmak kabilinden… Bunların bir kısmı Kara Murat, Malkoçoğlu, Battal Gazi gibi Anadolu’dan doğan Müslüman Türk’tür bir kısmı ise Orta Asya steplerinden gelen Moğollara, Vikinglere kafa tutan Tarkan, Karaoğlan’dır. Tarih ile fantastiğin kesişim kümesinde popüler milliyetçilik damardan girip şanlı bayrağımızı dalgalandırırlar.

Bu filmleri seviyoruz

Yeşilçam’ın ticari filmlerinin tamamına sirayet etmiş bir iyilik vardır. Herkesin yeri bellidir. İyiler iyi, kötüler kötü. Klasik dramatik anlatıda altı kalın çizgilerle çizildiği gibi çatışma keskindir, açıktır ve herkes rahatlıkla anlar. Kötülerin yapacakları zalimlikleri yüzlerinden okursunuz. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek yoktur. İyiler gökten inmiş gibi pürü pak ortalıkta dolaşırlar ve yapacakları büyük fedakârlık için sıralarını beklerler. Beyazperdeden duygu akar yoğun olarak. Ağlar, güler, üzülür, kızar, şaşırırız…

Ayrıca jest ve mimiklerin resitali vardır beyazperdede. Tüm beden oynar. “Rolün içine girmek” denir ya işte öyle bir giriş vardır Yeşilçam oyuncularında. Sanki hepsi metot oyuncusudur. Gerçekten daha gerçek olurlar. “Post truth”a örnek versen yerini yadırgamaz doğrusu.

Zaten o yüzden normal hayatta Erol Taş, Hüseyin Peyda, Aliye Rona sevilmez halk tarafından. Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal daha çok sevilir. Oysa hepsi sadece kendilerine verilen rolü oynamışlardır. Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi oyuncuların canlandırdıkları karakterleri ete kemiğe büründürdükleri, rollerini başarı ile canlandırdıkları gerçeği; ikincisi seyircinin hayali karakterleri yaşar hale getirdiği ve benimsediği gerçeği.

Teknik ve estetik değerlerin ihmal edildiği Yeşilçam’da duyguya yüklenme vardır. Halkın gönlünde taht kumuş oyuncular, komedi ve melodramların içinde dönemin yaşantılarına uygun senaryolarda en güzel rollerini oynarlar. Senaryoların kimi zaman gerçekliğin ötesine geçtiği, oyuncukların abartılı olduğu doğrudur. Kimse sahneye giren mikrofonları, figüranları, aks sıçramalarını, devamlılık hataları gibi birçok şeyi görmez. Herkes kendinden bir şey bulma peşindedir. Modernleşen Türkiye’de çekilen ıstırapların özetidir bu filmler. Bu yüzden çok sevilirler ve tekrar tekrar talep edilirler. Dönemin bölgesel sinema işletmecileri de çok tutan bu filmlerden bol bol sipariş ederler. Neticede aynı türden birbirine çok benzeyen birçok film ortaya çıkar.

Yapay bir dünya sundukları, çok köşeli ve gerçeklikten uzak oldukları ifade edilir. Teknik hataları ile dalga geçilir, kostümler, mekânlar eleştirilir, oyuncuklara gülünür. Ancak günümüzün kaybolan sıcak iletişim ortamında bir serap gibi eski günlere götürüverir o filmler. Özellikle orta yaş ve üstü için defalarca izlenilen bu filmler vazgeçilmezdir. Televizyonlarda, dijital platformlarda, internet sitelerinde liste başı olarak yeni filmlerin yanında dururlar.

Festivallerde klasik Türk filmleri olarak restore edilip hiç umulmadık çıkışlar, sürprizler yaparlar. Kaybedilen, özlenilen, arzulanılan duyguların en azından sinema vasıtası ile tekrar yaşanmasını sağlarlar. Kâfi miktarda zaman zaman Yeşilçam filmlerinden izlemek bünyeye iyi gelmektedir. Çözüm film nostaljisidir.

Önerimiz; 1950-1970 arası Yeşilçam filmleri. Maaile gönül rahatlığı ile izleyebilirsiniz. Haddi zatında iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, şeref, samimiyet, cesaret gibi erdemleri çocuklarınıza gösterebilirsiniz. Tabii hepsi orta öğretim müfredatı için hazırlanmadı. Onun için önce siz bir gözden geçirip notunuzu verin ondan sonra çocuklarınıza izletin… Her ne olursa olsun biz bu filmleri seviyoruz…

Nazlı Nur Baykan: Yeşilçam’ın sunduğu sığınılacak liman

Aslında her birimiz yaşadığımız hayal kırıklıklarına ve yenilgilere destek çıkacak, bizi düştüğümüz yerden kaldıracak öyküler arar, onlara sığınırız. Bu yüzden geçmişe, onu güzellemeye yani nostaljiye ihtiyaç duyarız. Yeşilçam’ın her kaybedeni, aslında bizim sığındığımız bir limandır.

İnsan kendi öyküsünü başarılarından çok başarısızlıkları üzerine inşa eder. Her başarısızlık bir çeşit iç hesaplaşmayı da beraberinde getirir. O hesaplaşma insanı geçmişe götürür. Geçmişle yüzleşmeye. Geçmiş tam da bu yüzden durmadan yeniden hesaplaştığımız, taşları oynatıp yerlerini değiştirdiğimiz ve hikâyemizi yeniden kurguladığımız bir yerdir.

Huyssen buna bellek der, Halbwachs hafıza. Her ikisi de, geçmişin bugünün, şimdinin içinde kurgulanan bir “öykü” olduğunu anlatır aslında. “Bellek, şimdide kültürel bir kurgudur” der Huyssen. Geçmişle ilgili hatırladıklarımız, onları hangi parçalarla bir araya getirdiğimiz aslında dünün değil bilakis bugünümüzün mevzusudur. Bu ise çoğu zaman başarısızlıklarımız, düşmelerimiz, yenilgilerimiz ve kaybedişlerimizle ilgilidir.

İnsan yüzleşmeye hep geriden başlar, umut ediyorsa gözü hep ileridedir. Geçmiş bu nedenle tam da dünyaya kızdığımız öfkelendiğimiz anlarda tutunduğumuz bir daldır. Elbette düştüğümüz yerden kalkmayı, başımızı kaldırıp geleceğe bakmayı da biliriz. Ama her defasında geçmişi yeniden kurgulayarak… Aslında her birimiz yaşadığımız tüm kırgınlıklara, hayal kırıklıklarına ve yenilgilere destek çıkacak, bizi düştüğümüz yerden kaldıracak öyküler arar, onlara sığınırız. Bu yüzden geçmişe, onu güzellemeye, oraya ait hissetmeye, yani nostaljiye ihtiyaç duyarız.

Nostalji, tüm hayal kırıklıklarımızı, bugüne dair tüm umutsuzluklarımızı içine hapsedebileceğimiz bir çeşit saklama kabıdır. O saklama kabı, işlevini yerine getirmek için, tam da büyük hayal kırıklıklarının yaşandığı anlarda devreye girer, bizi güzel hatıraların kucağına bırakır ve orada huzurla kalmamızı sağlarlar. Böylece, sığındığımız geçmiş, bugünden kendini tecrit edebilmenin, bugüne şöyle iştahla diş bileyebilmenin bir yolunu sunar bize.

Notos ve algos, yani dönüş ve acı kelimelerinden doğan nostalji, bir çeşit kök, yuva, ev özlemidir aslında. Barabara Cassin, nostalji duygusunu, “bize bir yerlere kök salma ihtiyacımızı hatırlatan tatlı ve istilacı bir duygu” olarak tanımlar. Svetlana Boym, nostaljinin içinde yaşadığımız yüzyılın kaderi oluşundan bahseder. Çünkü nostalji, geleneksel dünyadan kopuş olarak da yorumlanan modernliğin diğer yüzüdür.

Bir tür karşı çıkma refleksi

Her kopuş, bir hatırlamayı da beraberinde getirir. Bu yüzden geleneksel dünyadan uzaklaşma; onu yeniden hatırlamayı, daima hafızalarda diri tutmayı ve zaman zaman oraya sığınmayı da getirir. Böylece geçmişi hatırlama, modern bir duyarlılık, bir ritüel hâline alır. Nostalji, rasyonel ve seküler bir düşünce sistemine doğru evrilen dünya düzenine karşı insanoğlunun ortaya koyduğu bir çeşit karşı çıkma ve uzak kalma refleksidir.

Nostalji duygusu, yaşanan değişimi bir çöküş ve yitirme olarak gören bakış açısından beslenir. Bu bakış açısı, geleneksel yaşamın mahalle, aile, cemaat gibi daha yakın ve samimi ilişkilerinin çözülüşünü ve dini değerlere olan itibarın azalmasını esas alır. Bu anlamda nostalji, tüm dünyaya yayılan bireyleşmenin getirdiği bunalımın bir yansımasıdır. Bu nedenle nostalji her zaman daha sahici, daha yalın ve kendiliğinden olan hikayelerin
özlenmesidir.

Peki, geçmiş olarak sığındığımız yerde kimler, kimlerin hikâyeleri vardır? Belki sığındığımız binlerce farklı öykü, karakter, yaşanmışlık, masal, destan, efsane vardır. Ama içinde yaşadığımız toplumsal hafıza yalnızca bunlardan ibaret değildir. Sinema ve televizyonların hayatlara hatta evlerimizin içine kadar girmesi, sinemanın kendi içindeki devinimi sebebiyle sahip olduğu sahicilik, hafızamıza yeni bir “geçmiş” eklenmesini beraberinde getirir.

Bu yüzden, toplumsal hafızamızda öyküsünü kendimize en yakın hissettiklerimizden biri de Yeşilçam’ın karakterleridir. Tüm bu hikâyeler kendi geçmişimizle özdeşleştirdiğimiz küçük detaylar sunar bize, böylece aslında bugünümüzü yeniden inşa eder. Herkes hayatında en az bir kez, umutsuzluğa düştüğü o anlardan birinde açıp bir Yeşilçam filmi izlemiş, o filmin en kaybeden karakteriyle kendini özdeşleştirmiş, onunla gülmüş, onunla ağlamış, sonra yine onunla birlikte ayağa kalkmıştır.

Neden severiz kaybedenleri bu kadar? Çünkü kaybedenler bizdendir; doğal, içten, dolaysızdır. Yeşilçam filmlerinin hayata bir sıfır yenik başlayan karakterleri özlediğimiz içtenlikte bir hayatın içine doğarlar. Mutlaka bir mahallede büyürler, o mahallenin sevecen insanlarıyla iyi geçinirler. Bu, kaybettiğimiz değerlere duyduğumuz özlemden dolayı bize yakın gelir.

Kullanışlı bir geçmiş

Özellikle 1960’ların sonlarından başlayarak 1990’lara kadar uzanan süreçte, Yeşilçam, Türk insanının yaşadığı derin travmaları, göçle ilgili sorunları, hasreti, gurbeti, sevdayı, özlemi beyaz perdeye taşımış, gerçek hikâyelerle yoğrulmuş, içine biraz masalsılık katmış ve o dönem yaşanan tüm dertleri kendi hikâyesi içinde yeniden üretip karşımıza getirmiştir. Böylece bize, sonraki nesillere kullanışlı bir geçmiş de bırakmıştır.

1990’ların çocukları televizyon izleyerek boş vakitlerini doldururken, aslında en çok Yeşilçam’ın yeniden yapılan TV gösterimleriyle büyümüşlerdir. Bu nedenle bir yerlerde Cahit Berkay’ın bir ezgisini duymak, bizi çocukluğumuza götürür. Çiçek Abbas, tam da bu yüzden bizi mahzun bir neşeye gark eder. Ya da Melih Kibar’ın o meşhur “hızlı çaldığında neşeli yavaş çaldığında hüzünlü” olan Hababam Sınıfı bestesi bizim kimliğimiz kişiliğimiz olmuştur artık. Çünkü henüz adını bile koymadığımız duyguların önceden gelip yerini hazırlamışlardır. Büyüdüğümüzde ilk defa karşılaştığımız her duygu, o ezgiler, o kahkahalar ve o mahzun bakışlarla karşılanmıştır, Yeşilçam’la.

Kimdir kaybedenler peki, neden severiz onları bu kadar? Bizim Aile filminde kıyıda köşede kalsa da tüm kaybetmişliğiyle hikâyeyi ayakta tutan Ayşen Gruda’dır mesela. Evde kalmışlığın diğer adı olurken, diğer yandan kusurlu güzelliğinde hepimizin biraz kendimizi bulduğumuz kadınıdır. Ya da, tüm yıkılmışlığına rağmen tıpkı sevdası İstanbul gibi mağrur, asil ayakta duran Ah Güzel İstanbul’un Haşmet’idir. Ya da, tüm saflığıyla elinde avucunda ne varsa kaybeden, bu hain dünyada ağalıktan anlamasa da insanlığı güzel olan Züğürt Ağa’dır. Yavuz Turgul’un farklı filmlerde değişime yenik düşen diğer tüm kahramanları aslında hep aynı hikâyeyi, bizim hikayemizi anlatır.

Bu yüzden Yeşilçam’ın her kaybedeni, aslında bizim sığındığımız bir limandır. Dertleştiğimiz, hikâyesine sığındığımız, birlikte gözyaşı döktüğümüz, birlikte bu zorba düzene sövdüğümüz, sonra birlikte iyileştiğimiz kahramanlardır. Hababam Sınıfı’nın sınıfta kalan delikanlıları, üzerimize boca edilen resmi hayata karşı durmadan sınıfta kalışımızı, sonra kendi içimizde o düzenle alay edişimizi resmeder. Bu hikâyelerin her biri, kişisel bir öyküyü anlatırken aynı zamanda bir ülkenin toplumsal derdini tasasını, neşesini sevincini anlatır. Küçük resmin içine büyük resimler sığdırır. İşte tam da bu yüzden, Yeşilçam’ın her hikâyesi, okumasını bilene aynı zamanda ideolojik ve politiktir de.

Kendi küçük öykülerimize yamadığımız o öyküler, zamanla “biz”in öyküsü olurlar. Tam da bu nedenle, siyasi olarak gidişatı beğenmediğimizde ya da politik tüm eleştirilerimizde yine Yeşilçam filmlerine sığınır bilinçaltımız. Düzene karşı, tıpkı Bizim Aile’nin babası Yaşar Usta gibi her ne kadar kaybetmiş olsak da, yine onun karşı çıkışıyla teselli buluruz. Yeşilçam filmleri, tam da bu nedenle toplumsal hafızaya dâhil olur, onunla harmanlanır ve yeniden üretilir.

Bu nedenle Yeşilçam, bir zamanlar bu filmleri çeken, oynayan ve üreten insanların asla tahmin edemeyecekleri anlamlara gelir. Kendi iç retoriğini oluşturur ve başarısızlıklarla dolu öykülerimizin kahramanlarını üretir. Bu, tüm piyasa kuralları, teknik bilgiler ve sosyal bilim kavramlarının üstünde bir gerçeklik sunar. Devlerin Aşkı’nda Türkan Şoray gözlerini devirerek “Seviyorsun” derken, biliriz.

İnkâr etsek de, üzerine hiç konuşmasak da, sebepsizce bu filmleri sevdiğimizi, hikâyemize eklediğimizi biliriz. Ve her başarısızlığımızı, bir Yeşilçam kahramanıyla paylaşacağımızı da… Böylece modern insanın kaderi olan nostalji, hayatla birlikte, içine binlerce hikaye sığdırarak ilerlemeye devam eder.

YEŞİLÇAMLA EĞİTİM
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

CS Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.