1. Haberler
  2. Genel
  3. 12 İMAM,ALEVİLİK VE KIZILBAŞ

12 İMAM,ALEVİLİK VE KIZILBAŞ

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

On İkiler, İslam’ın Şia (İmâmiye/Caferilik) ve Alevilik inancında Hz. Muhammed’in soyundan gelen ve ümmete önderlik eden masum, rehber liderlerdir. Hz. Ali ile başlar, torunu İmam Hüseyin’in soyundan devam eder ve gaipteki İmam Mehdi ile tamamlanır. Çoğu baskı ve zulüm gördü, birçoğu zehirlenerek ya da kılıçla şehit edildi.

On İki İmamın İsim Sırası

Hz. Ali (Kr. Vechi): İlk imam, Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve damadı. 661 yılında Kûfe’de şehit edildi.

İmam Hasan: İkinci imam, Hz. Ali’nin büyük oğlu. Zehirlenerek hakka yürüdü.

İmam Hüseyin: Üçüncü imam, Kerbela’da zulmen şehit edildi.

İmam Zeynel Abidin (Ali bin Hüseyin): Dördüncü imam, Kerbela olayından sağ kurtulan tek erkek evlattır.

İmam Muhammed Bâkır: Beşinci imam, ilmi ve bilgisiyle tanındı.

İmam Câfer-i Sâdık: Altıncı imam, Caferi mezhebinin fıkhi temellerini güçlendiren büyük âlimdir.

İmam Mûsâ Kâzım: Yedinci imam, zindanlarda yıllarca hapis yatarak şehit edildi.

İmam Ali Rıza: Sekizinci imam, İran’ın Meşhed şehrinde türbesi bulunur.

İmam Muhammed Takî (Cevad): Dokuzuncu imam, genç yaşta imamete geldi.

İmam Ali Naki (Hadi): Onuncu imam, ömrü baskı altında geçti.

İmam Hasan Askeri: On birinci imam, İmam Mehdi’nin babasıdır.

İmam Muhammed Mehdi: On ikinci ve son imam. İnanca göre gaybe (sırra) karıştı, bir gün adaletle dünyaya geri dönecektir.

On İki İmamİslam‘ın Şia mezheplerinden biri olan İmâmiyye-i İsnâaşeriyye (veya On ikicilerfıkhî mezhep olarak Caferilik ile Alevilikİsnâaşeriyye itikadındaki imam silsilesine verilen addır. Sünnilik‘te de On İki İmam’a saygı gösterilir. Ehl-i Beyt‘ten Ali ile başlayan On İki İmam, Muhammed‘in torunlarından Hüseyin bin Ali‘nin soyundan devam eder.

Muhammed‘inkiyle birlikte On İki İmam’ın kaligrafik temsili.

Şiilik, Alevi-Caferi ve Sünnilik arasındaki farklı görüşler

İsnâaşeriyye‘ye göre İslam’ın meşru halifeliği (velayet gereği) On İki İmam’a aittir. İmamet adı verilen bu husus, Caferilik temel kaynağını oluşturur. Şia ve Alevi-Caferi Müslümanların, Sünnilerden farklı mehdi beklemektedirler. Mehdi dışındaki imamı, Sünniler kabul etmez ve batıl addederek şiddetle reddederler. Fakat Sünnilikte, Alevilerin nesebi olan ve Alevi-Caferilik’teki On İki İmam yerine, Sünnilerin kendilerine halife seçtikleri Ebû BekirÖmerOsman ve Ali‘yi kabul ederler. Mehdi‘nin ortaya çıkmasında görüşler farklıdır. Masum (günahsız ve hatasız olmak) sıfatının yalnız peygamberlere has olduğu gibi, On İki İmam’ın herhangi hata veya günah işlemediklerinden dolayı On Dört Masum de

Şiilik, Raşid Halifeler döneminde meydana gelen İmamet tartışmalarının akidevi boyuta taşınmasıyla ortaya çıkmıştır. Şii fırkaların İmamet meselesinde ortaya koyduğu itikadi ilkeler diğer dini yorumlarının dayanak noktasını oluşturmuştur. Bununla birlikte, Şia’nın klasik kaynaklarında yer alan bilgiler, On İki İmam dönemimde ortaya çıkan Şii fırkaların İmamet doktrinlerinde sürekli bir değişim yaşandığını göstermektedir. Araştırmamızda bu değişimlerin nedenleri ve sonuçları analiz edilmiştir. Makalede incelenen prensiplerin ortaya çıkmasının ve Şii imamet nazariyesine dahil edilmesinin sebepleri olarak şu hususlar tespit edilmiştir: siyasi bir konu olan İmamet meselesinin teolojik boyuta yükseltilmesine yöneltilen eleştirilere karşı İmamların gerekliliğini kesin bir dille vurgulamak ihtiyacı, İmamların ve Vasilerin kişisel durumlarında daha önce belirlenen prensiplere muhalif gelişmelerin olması, aynı anda ortaya çıkan birden fazla İmamet iddialarının toplumu bölmesinin önüne geçmek isteği ve kişisel menfaatler. Buradan hareketle, Şii İmamet nazariyesinin oluşum sürecinde sosyal, politik ve kişisel etmenlerin önemli bir etkiye sahip olduğu neticesine ulaşılmıştır.

Atıf/Cite as Aydoğdu, Y. & Tekin, F. (2024). Aleviliğin tarihsel süreci ve düşünsel temelleri. SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi, 3, 82-96. © 2024 Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Hacı Bektaş Veli Araştırma ve Uygulama Enstitüsü. Her hakkı saklıdır. Nevsehir Haci Bektas Veli University, Haci Bektas Veli Research and Application Institute. All rights reserved. SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Sayı 3, 2024, 82-96. E-ISSN: 3023-5529 Araştırma Makalesi / Research Article ALEVİLİĞİN TARİHSEL SÜRECİ VE DÜŞÜNSEL TEMELLERİ HISTORICAL PROCESS OF ALEVISM AND INTELLECTUAL FOUNDATIONS Yunus AYDOĞDU Dr., Bağımsız Araştırmacı aydgduyns@gmail.com, 0000-0003-3351-2531 Fatih TEKİN Arş. Gör. Dr., İnönü Üniversitesi, İ.İ.B.F. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü fatihtekin@inonu.edu.tr, 0000-0003-2227-0784 Geliş Tarihi: (Received) 30.09.2024 KabulTarihi: (Accepted) 16.12.2024 Yayın Tarihi: (Published) 30.12.2024 Anahtar Kelimeler İslam Mezhepleri Alevilik Şiilik Bektaşilik Keywords Islamic Sects Alevism Shiism Bektashism ÖZ İslam’ın farklı bir yorumu olarak ortaya çıkan Alevilik sosyo-politik ve kültürel etkilerle şekillenmiştir. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine dayanan Alevilik, Şiilik içinde doğmuşsa da zamanla Şiilikten farklılaşmıştır. Şiilik, İmam Cafer es-Sadık’ın öğretilerine ve On İki İmam inancına sıkı sıkıya bağlıdır. Alevilik ise mistik öğretilere, tasavvufa ve Bektaşi tarikatının etkisine daha açık bir yapı sergiler. Alevilikte cem ritüelleri, semah, deyişler ve saz eşliğinde ibadet gibi unsurlar önemli yer tutar. Orta Çağ’da, Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin etkisiyle Alevilik, bu bölgede önemli bir dinî ve kültürel kimlik hâline gelmiştir. Osmanlı döneminde ise Alevi topluluklar, zaman zaman baskılara maruz kalmış, ancak kendi inanç ve ritüellerini koruyarak varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Cumhuriyet döneminde, laiklik ilkesiyle birlikte Alevilik de daha görünür ve kabul edilebilir bir hâle gelmiştir. Bu çalışma, İslam mezheplerinin ortaya çıkış sürecinden günümüze Aleviliğin nasıl ortaya çıktığına odaklanmaktadır. Bu bağlamda Alevilik inancı, tarihsel süreç içinde etkilendiği olgularla birlikte ele alınmış ve inanışın düşünsel kaynakları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Alevilik inancının tasavvufi düşünce içinde inanç esasları, ritüelleri (ibadet), dinî ve sosyal yapılanmasının oluşumunu etkileyen unsurları göz önünde bulundurarak değerlendirilmesidir. Bu inceleme, nitel araştırma yöntemleriyle yapılmış olup çalışmada tarihsel analiz, karşılaştırmalı analiz ve betimsel analiz tekniklerinden yararlanılmıştır. ABSTRACT Alevism, which emerged as a different interpretation of Islam, was shaped by sociopolitical and cultural influences. Based on the love for Prophet Ali and the Ahl al-Bayt, Alevism was born within Shiism but has gradually differentiated itself from Shiism over time. Shiism adheres strictly to the teachings of Imam Ja’far alSadiq and the belief in the Twelve Imams. In contrast, Alevism exhibits a more open structure to mystical teachings, Sufism, and the influence of the Bektaşi order. Elements such as cem rituals, semah, folk songs, and worship accompanied by the saz play a significant role in Alevism. During the Middle Ages, with the influence of the Turkmen who migrated to Anatolia, Alevism became a significant religious and cultural identity in this region. During the Ottoman period, Alevi communities were occasionally subjected to oppression but managed to preserve their beliefs and rituals. In the Republican period, with the principle of secularism, Alevism became more visible and acceptable. This study focuses on how Alevism emerged from the process of the emergence of Islamic sects to the present day. In this context, the belief in Alevism has been examined along with the phenomena that have influenced it throughout history, and the intellectual sources of the belief have been attempted to be revealed. The aim of this study is to evaluate the elements affecting the formation of the Alevism belief system within mystical thought, including its belief principles, rituals (worship), and religious social structure. This article has been conducted with qualitative research methods and historical analysis, comparative analysis and descriptive analysis techniques have been used in the article. Aleviliğin Tarihsel Süreci ve Düşünsel Temelleri | 83 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 Giriş İslam peygamberi Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında, İslam toplumundaki iktidar kavgası ve itikadî anlayış farklılıklarından dolayı farklı mezhep ve inanışlar ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar, süreç içinde kimi önemli olaylar ve düşünsel tartışmalardan etkilenmiştir. Söz konusu iktidar kavgası içinde, Hz. Ali taraftarları olarak bilinen gruplarda, zaman içinde farklı anlayışlara sahip ancak ortak paydası Hz. Ali taraftarlığı temelinde şekillenen mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu mezheplerden biri de günümüzde canlılığını koruyan Aleviliktir. Alevilik, bir dönem “Kızılbaşlık” olarak da anılmıştır. Ancak “Kızılbaş” kelimesine yüklenen olumsuz anlamlardan dolayı günümüzde Alevi-Bektaşi kullanımı ön plana çıkmıştır. Aleviliğin zaman içinde şekillenmesinde, birtakım sûfi akımlar önemli roller oynadığı gibi tasavvufi şairler de önemli yer edinmişlerdir. Bu sûfi akımların ve şahsiyetlerin en önemlileri arasında Hoca Ahmed Yesevi ve Hacı Bektaş Veli sayılabilir. Aleviliği tarihsel olarak dört dönemde değerlendirmek mümkündür. İlk olarak oluşum dönemi 11. yüzyıl ile 15. yüzyıl arasındaki zaman dilimini kapsayan süreç, Balım Sultan’ın kurumsallaşmayı sağlamasına kadar gitmiştir. Bu dönemde, Aleviliğin felsefi alt yapısını oluşturan dönem olmuştur. Kalenderilik ve Mevlevilikten etkilenen Alevilik, Bâtınilik ve bağdaştırmacılık etkisinde de kalmıştır. İkinci olarak Safevi döneminde şekillenen 16-19. yüzyıllar arasındaki süreçte, Aleviliğin aynı zamanda Kızılbaşlık olarak da anıldığı bir dönem yaşanmıştır. Bu zaman diliminde Alevilik, inanç prensipleri, ritüelleri, dinî ve sosyal yapılanmasıyla şekillenmiştir. Üçüncü ve dördüncü dönemler ise daha güncel olan Modern Dönem ve Postmodern Dönem olarak değerlendirebilir. 19. yüzyıldan günümüze olan bu süreçte, modern ideolojiler, küreselleşme ve kentleşme hayatı önemli bir şekilde etkili olmuştur. Temelde, Aleviliğin İslam’ın Şii anlayışının İsmailî mezhebinin kolu olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Ancak zaman içinde, benzerlikler barındırsa da oldukça farklı inanç ve ibadet şekilleri oluşmuştur. Günümüzde de önemli bir yer edinen Alevilik, çoğunlukla Türkiye’de olmak üzere birçok ülkede insanların inanç şekli olarak varlığını sürdürmektedir. Çalışma, bu çerçevede Aleviliğin Şiilikten çıkarak farklı bir inanç hâline gelmesi ve siyasal pozisyonunu tartışmaktadır. Çalışmanın odaklandığı araştırma soruları şunlardır: Aleviliğin tarihsel süreçte Şiilikten ayrışmasının temel nedenleri nelerdir? Aleviliğin, Şiilikten farklılaşarak tasavvufla daha iç içe geçmesine yol açan sosyo-kültürel ve politik etkenler nelerdir? Sûfi akımların, özellikle Kalenderilik ve Bektaşiliğin, Aleviliğin inanç ve ritüellerine etkisi nedir? Alevilik inancının Şiiliğe kıyasla daha seküler bir yapıya sahip olmasının nedenleri nelerdir? Bu çalışmada, nitel araştırma yöntemleri kullanılmıştır.

Aleviliğin tarihsel sürecini ve düşünsel temellerini anlamak amacıyla tarihsel analiz, karşılaştırmalı analiz ve betimsel analiz tekniklerinden yararlanılmıştır. Aleviliğin farklı dönemlerdeki gelişimi, Şiilik ve diğer İslami mezheplerle olan ilişkileri, sûfi akımlarla etkileşimleri, tarihsel bir çerçeve içerisinde ele alınmıştır. Alevilik inancının tarihsel süreç içinde nasıl şekillendiğini anlamak için İslam tarihinin kritik dönemlerine odaklanılmıştır. Bu bağlamda, Hz. Muhammed’in vefatından sonra gelişen siyasi ve dinî tartışmalar, hilafet sorunu, Emevi ve Abbasi dönemlerinde yaşanan mezhep ayrılıkları ve Osmanlı dönemi baskıları, detaylı bir şekilde incelenmiştir. Tarihsel olaylar, kronolojik bir sırayla değerlendirilmiş, Aleviliğin bu süreçler üzerindeki etkisi ve dönüşümü irdelenmiştir. Aleviliğin, Şiilik başta olmak üzere diğer İslami mezheplerle olan benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymak amacıyla karşılaştırmalı analiz yapılmıştır. Aleviliğin inanç esasları, ritüelleri, sosyal yapıları ile Şiilik, Bektaşilik ve diğer sûfi tarikatların inanç pratikleri karşılaştırılmıştır. Bu analiz, Aleviliğin İslam içindeki yerini anlamaya ve farklılıklarını vurgulamaya yardımcı olmuştur. Çalışmada kullanılan veriler, literatür taraması yoluyla elde edilmiştir. Tarihsel kaynaklar, Alevilik ve İslami mezhepler üzerine yazılmış akademik kitaplar ve makaleler incelenmiştir. İslam’da Mezhep Kavramı ve Mezheplerin Ortaya Çıkışı Mezhep sözcüğü, Arapça “zhb” kökünden türetilen “takip edilen yol” anlamı taşıyan bir sözcüktür. Sözcüğün mecazi anlamı, kişinin yöneldiği inanç anlamında kullanılmaktadır (Öz, 2021, s. 33; Kubat, 2019, s. 12). İslam dinine mensup toplumlarda, farklı anlayışlara sahip fırkalar bulunmaktadır. İtikadi, siyasi ve fıkhi açılardan farklı anlayışlar ve ekoller, mezhep kavramı ile ifade edilmektedir (Öz, 2021, s. 34). İslam tarihinde ortaya çıkan farklı anlayışlar ve ekoller yani mezhepler, uygun ortam bulduklarında veya bu anlayışa sahip kişiler bulundukça varlığını devam ettirir. Bu imkânları bulamayan anlayışlar ise zamanla ortadan kaybolur (Öz, 2021, s. 37). Yunus Aydoğdu & Fatih Tekin | 84 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 İslam mezhepleri tarihi literatüründe, genelde mezhepler; siyasi mezhepler, itikadi mezhepler ve fıkhi mezhepler olmak üzere üçlü bir tasnife tabi tutularak incelenmiştir. Ancak bu sınıflandırma, düşünce sistemlerini tamamen birbirinden ayıran bir sınıflandırma değildir. Çünkü itikadi, siyasi ve fıkhi anlayışlar, birbiriyle iç içe bir ilişki içindedir (Öz, 2021, s. 51). Çok sayıda İslam kaynağı, İslam topluluğundaki ayrılıkların kökenlerinin İslam’ın kuruluş yıllarına, hatta daha eski zamanlardaki aşiretler arası mücadelelere dayandığını belirtmektedir. Ancak, Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatının ardından ortaya çıkan iktidar mücadelesiyle birlikte daha belirgin hâle gelmiştir. Peygamber vefat etmeden önce bir halef belirlememiş ve vefatının ardından gruplar arasında şiddetli bir iktidar mücadelesi ortaya çıkmıştır.

Hz. Muhammed’in cenaze töreni henüz gerçekleşmeden, halef seçimi konusunda adımlar atılmış ve tartışmalar yaşanmıştır (Çalışlar, 2013, s. 16). İslam peygamberi Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde, İslam’a mensup kişiler ve zümrelerin dinî açıdan farklı anlayışlara sahip olması doğal değildir. Çünkü Allah’tan vahiy aldığına inandıkları peygamber, hayattadır ve ihtilaf ettikleri konularda Hz. Muhammed’e başvurma imkânına sahiplerdir. Dolayısıyla mezhepler, İslam peygamberi hayattayken ortaya çıkmamıştır (Öz, 2021, s. 52). İslam dinindeki mezhep farklılıklarının kökeni, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in vefatına yakın günlerde yaşanan olaylarda ve vefatından sonra yaşanan olaylardaki ihtilaflara kadar dayandırılmaktadır. Bu ihtilaflar, zamanla farklı anlayışların gelişmesinde, ekollerin ortaya çıkmasında ve daha sonra mezhep farklılıklarının oluşmasında önemli rol oynamıştır (Öz, 2021, s. 54). İslam mezheplerinin oluşmasına ve bu çalışmanın konusu olan Aleviliğin anlaşılmasına hizmet etmesi açısından kısaca Hz. Muhammed’in vefat etmeden önceki ve vefat ettikten hemen sonraki günlerde yaşanan hadiselerin ve ihtilafların neler olduğuna yer verilmesi önemlidir. Bu hadiseler, sırasıyla namazda imamlık meselesi, Kırtas Hadisesi, halifelik meselesidir. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in vefat etmeden önce iki haftaya yakın hastalandığı rivayet edilmektedir. Bu hastalık sürecinde Hz. Muhammed, namazı sahabelerinden Hz. Ebu Bekir’in kıldırmasını istemiştir. Hatta Tabakat kitabındaki gibi bazı rivayetlerde, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Hz. Ebu Bekir’in arkasında namaz kıldığı nakledilmiştir. (Akbulut, 2020, s. 47). İslam peygamberinin vefatının akabinde, bazı Müslümanlar tarafından “Allah’ın elçisinin dinimiz için seçtiğini biz niye dünyamız için seçmeyelim?” şeklinde ileri sürülen görüşler, Hz. Ebu Bekir’in peygamberin halifesi olması gerektiği görüşünü güçlendiren bir faktör olarak öne sürülmüştür (Akbulut, 2020, s. 48). İslam peygamberi vefat etmeden hemen önce yaşandığı nakledilen hadiselerden biri de Kırtas Hadisesi olarak ifade edilmektedir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in hastalığının şiddetlendiği günlerde, bir yazı yazdırmak için kâğıt ve kalem istediği ancak orada bulunan bazı sahabelerinin, peygamberin hastalığının ağırlaştığını öne sürerek bunu yerine getirmedikleri nakledilmektedir (İpek vd., 2014, s. 20). Bu hadisenin yaşandığına dair rivayetleri savunan Şia düşüncesine göre eğer peygamberin isteği yerine getirilseydi, Hz. Muhammed, Müslümanlar için halife olarak Hz. Ali’yi işaret edecekti. Şia düşüncesinin muhalifleri ise eğer bu durum din için zaruri bir önemdeyse mutlaka İslam peygamberinin vefat etmeden önce bu vasiyet görevini yerine getirmesi gerektiğini savunarak Kırtas Hadisesi’nin gerçekleşmediğini öne sürmektedirler (Öz, 2021, s. 55). Vasiyetname olayı olarak da ifade edilen bu konu, Hz. Ali taraftarlarınca Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi vasi tayin ettiği görüşüdür. Ancak bu konuda yazılı bir belge olmasa da Gadir-i Hum’da Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi kendisinden sonraki imam olarak işaret ettiği ileri sürülmektedir. Gadir-i Hum biatı, Şiilik ve Alevilik inancının başlangıcı olduğu düşünülmektedir .(Onatça, 2007, s. 17). Gadir-i Hum, Mekke ve Medine arasında bulunan bir yerin adıdır ve Peygamber, veda haccına giderken burada konaklamıştır. Şii inancına göre Peygamber, bu vasiyetini Ehl-i Beyt’ine (Peygamberin soyundan gelenler), onlar da vasiyeti ardından gelenlere, yakınlarına bildirmiştir. Gadir-i Hum olayı, pek çok İslam bilgini tarafından kabul görmemiştir çünkü eğer peygamber böyle önemli bir konuda vasiyette bulunsaydı, bu olayı üç beş kişi değil herkes duyardı şeklinde bir karşı görüş getirilmektedir (Atik ve Bardakoğlu, 1997, s. 258). İslam peygamberinin vefat ettiği sıralarda ise Beni Saide Sakifesi olayı, bir başka ihtilaf oluşturmuştur. Medineli Müslümanlar, halifelik konusunu müzakere etmeye ve halifelik hakkının Sa’d bin Ubade’ye ait olduğunu öne sürmeleri üzerine Kureyşli Müslümanlar, bundan haberdar olmuş ve mevcut İslam toplumunun Kureyş dışında bir halifeyi kabul etmeyeceği yönünde görüşler öne sürmüşlerdir.

Buradaki tartışmada, Hz. Ebu Bekir halife olarak ilan edilmiş ve oradakilerin çoğunluğu, Hz. Ebu Bekir’e biat ettiklerini bildirmişlerdir. Ancak bu ortamda, Hz. Ali bulunmamaktadır ve bu ortamda yer alan bazı sahabeler Aleviliğin Tarihsel Süreci ve Düşünsel Temelleri | 85 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 de sonraki günlerde Hz. Ali’ye meyletmişlerdir. Ancak sonraki günlerde Hz. Ali dışındaki sahabeler, Hz. Ebu Bekir’e biat ettiklerini açıklamıştır. Hz. Ali ise Taberi’nin naklettiğine göre Hz. Muhammed’in vefatından aylar sonra, Hz. Fatıma vefat ettikten sonra Hz. Ebu Bekir’e biat ettiğini açıklamıştır (Öz, 2021, s. 56-57; Kubat, 2019, s. 47). Hz. Ali’yi destekleyen araştırmacıların iddialarına göre Hz. Ali, peygamberin kaybının getirdiği acıyla sarsılır ve iktidar mücadelesini bir kenara bırakarak onun cenazesinin defnedilmesiyle ilgilenir (Onatça, 2007, s. 16). Hz. Ebubekir’i ilk halifeliğe uygun görenlerin iddialarına göre, Hz. Ali’nin iktidarı ele geçirecek kadar kararlı ve etkili bir tutuma sahip olmadığı belirtilmektedir(Çalışlar, 2013, s. 17). Yine Çalışlar’a göre (2013, s. 74), Hz. Ali’nin konuşma, emir ve hutbelerinin derlendiği “Nehcü’l-Belâga” adlı kitapta, Hz. Ali’nin, hilafetin haksız yere elinden alındığını, Ehl-i Beyt dışında hiç kimsenin yardımcısı olmadığını ve onların tehlikeye düşmesini istemediğini ifade ettiği belirtilmektedir. İslam toplumunda ilk siyasi farklılaşmaların yaşandığı bu dönemde, İslam toplumu dört ana gruba ayrılmıştır. Birincisi, Medineli Müslümanlardır ki bu grup, halifenin Medineli Müslümanlar içinden seçilmesi gerektiğini savunmuşlardır. İkincisi, Hz. Ali grubudur ki bu grup, Hz. Ali’den başkasına biat edilmemesi görüşünü savunanlardır. Üçüncü grup, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini kabul edenlerin oluşturduğu gruptur. Son olarak dördüncü grup ise Hz. Ebu Bekir’i halife olarak tanımayarak onun memurlarına zekât vermeyi kabul etmeyen isyancıların oluşturduğu gruptur (Akbulut, 2020, s. 63). Beni Saide Sakifesi olayı, İslam siyasi tarihindeki tartışmalar içinde önemli bir konudur. İslam peygamberinin vefat ettiği gün yaşanan bu olay, Müslümanların peygamber aralarından ayrıldıktan sonra sosyal hayata intibaklarındaki ilk siyasi sınav özelliği taşımaktadır (Akbulut, 2020, s. 78). Makalede, Şiilik ve Alevilik konusuna geçilmeden İslam tarihinde hilafet konusundaki ilk siyasi ihtilaflar kısaca aktarılmıştır.

Hz. Ebubekir’den sonra yazılı belge ile halifelik Hz. Ömer’e bırakılmış, Zerdüşt dininden bir köle tarafından Hz. Ömer öldürülünce hakem aracılığıyla Hz. Osman halife seçilmiştir. Hz. Osman, 12 yıl hilafette kalmış ve daha sonra isyancı bir grup tarafından öldürülmüştür. Hz. Osman’dan sonra Hz. Ali, halife seçilmiş 661 yılında bir suikast ile o da öldürülmüştür (Çalışlar, 2013, s. 74). İslam tarihinde süregelen ve günümüzde de yaşayan Şii mezhebi, bu hilafet meselesine dayanmaktadır. Hz. Ali ve çocuklarının iktidar dışına itilmeleri ve haksızlığa uğradıkları düşüncesi, Şii ve Alevi inancının kaynağını oluşturmaktadır (Onatça, 2007, s. 17). Cemel Olayı, ismini Hz. Ayşe’nin devesinden alan Hz. Ali ile Hz. Ayşe arasındaki savaştır. Bu savaş sonrasında Hz. Ali’nin hilafeti başlamıştır. Bu olayla birlikte hilafet, Emevilerden Haşimilere geçmiştir. Hz. Ali, Emevi komutanlarını, savaşmamaları için ikna etmiş ve Hz. Ayşe’nin taraftarları yalnız kalmış ancak Hz. Ali’nin ordusu karşısında gücü yetersiz kalmıştır. Bu savaş, Müslümanların karşı karşıya geldiği ilk savaştır (Çalışlar, 2013, s. 103). Sıffin Olayı ise halife seçilmiş olan Hz. Ali ile Şam valisi Muaviye bin Ebu Süfyan arasında geçen savaştır. Cemel Olayı’ndan sonra Hz. Ali, devlet hükümetinin merkezini Kufe’ye taşır ve Muaviye’nin kendisine biat etmesini ister ancak Muaviye biat etmez ve ‘Sıffin Harbi’ olarak bilinen savaşa girerler. Savaşta, yenilgiye yaklaşan Muaviye ve ordusu Kur’an ayetlerini mızraklarının ucuna takarak barış çağrısında bulunmuştur. Sonuç olarak hakemle çözüm aranmış ve kimsenin kazanamadığı bir savaş olsa da ilk mezhep olan Haricilerin ortaya çıkması ve Hz. Ali’nin imajının sarsıldığı bir olay olarak tarihe geçmiştir (Korkmaz, 2018, s. 148). Son olarak önemli olaylardan biri de Kerbela Hadisesi olarak tarihe geçen, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in I. Yezit tarafından öldürüldüğü olaydır.

Hz. Hüseyin, Muaviye ve sonrasında halifeliği saltanata çevirerek devrettiği oğlu Yezit’in halifeliğini kabul etmiştir. Hz. Hüseyin ve takipçileri Kerbela’da öldürülmüştür. Bu olay, İslam tarihinin dönüm noktalarından biri olarak tarihe yazılmış ve İslam tarihindeki en önemli ayrılıklardan birini derinleştirerek yüzyıllarca sürecek bir matemi, Hz. Ali taraftarlarının gönüllerine kazımıştır. Şii ve Alevi inancını şekillendiren ve duygusal açıdan etkileyen en önemli olaylar, Hz. Ali’nin bir Harici tarafından hançerlenmesi, Hz. Ali’nin büyük oğlu Hz. Hasan’ın Muaviye’nin oyunuyla karısı tarafından zehirlenmesi, diğer oğlu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da, Yezit tarafından başının kesilmesidir (Birdoğan, 2013, s. 186). Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in siyasal iktidar dışına itilmeleri, haksızlıklara maruz kalmaları, acımasızca katledilmeleri ve ayrıca peygamberin yaşadığı dönemlerde, İslam dininin kaldırmaya çalıştığı kabilecilik/aşiretçilik ruhunun, peygamberin vefatı sonrasında yeniden canlanması, peygamberin kendi kabilelerinden çıktığını savunan Haşimoğulları ile Emeviler arasında İslam öncesi dönemden süregelen Yunus Aydoğdu & Fatih Tekin | 86 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 çekişmenin yeniden gün yüzüne çıkması, Şiiliğin ilk tohumlarını atmıştır ve tarihsel süreçte birçok olaya da kaynaklık etmiştir (Onatça, 2007, s. 19). Şiiliğin ilk olarak ortaya çıkışı, Korkmaz’a göre (2018, s. 149), Hz. Ali’nin bir diğer oğlu Muhammed Bin El Hanefiye’nin, Muhtar Es-Sakafi tarafından ‘mehdi’ ve ‘vasi’ olarak görülüp bu kavramları kullandığı zaman olarak görülmüştür. 701 yılında, Hanefiye ölünce Şii fikirleri olarak görülen gulât çevrelerce gündeme getirilmiştir. Bu dönemde, bazı isimler vasilik kavramına ıstılahi içeriğini kazandırmışlardır. Bu isimlerden biri olan şair Kuseyyir Azze, daha sonra Şii düşüncenin temelini oluşturacak olan bazı fikirleri ilk savunan kişilerden biridir. Bunlar arasında, vasilik (Hz. Ali’nin halifelikte özel bir hakka sahip olduğu inancı), mehdilik (kurtarıcı bir lider beklentisi), İbnu’l Hanefiyye’nin re’catı (Muhammed bin Hanefiye’nin geri dönüşü inancı), sıbt ve esbât (Peygamber’in torunları ve soyunun önemi), ayrıca Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a yönelik eleştiriler yer almaktadır (Korkmaz, 2018, s. 150). Bu dönemde, İbnu’l Hanefiye’yi ilah olarak gören ve kendisini de nebi olarak görenler de çıkmıştır. Dönemin şairlerinden olan Ziyad El-Esedi’nin şiirlerinde peygamberin vasisinin Hz. Ali olduğu görüşü vardır.

Aynı şekilde Seyyid Hımyeri de aynı fikirleri savunmuş ve özellikle Hz. Ali’nin Hz. Fatma’dan gelen soyuna özel bir yücelik atfedilmiştir (Korkmaz, 2018, s. 150). Şairlerin yanı sıra fırka liderleri de Şia düşüncesinin gelişiminde önemli roller almışlardır. Bunların önemli olanlarından biri de Muğire b. Said ‘Icli ya da el-Beceri’dir. Muğire fırkası, Emeviler döneminin sonları ile ilişkili bir harekettir. Bu fırka, Allah’ı suret ve cisim olarak görür ve onu insana benzetirler. Yine Muğire Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’e hakaret etmektedir (Öz, 2021, s. 132; Korkmaz, 2018, s. 151). Bu fikirler, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in hilafeti Hz. Ali’den gasp ettiği anlayışının belirginleşmesi ve vasilik fikrinin daha da yaygınlaşmasının örnekleri olarak kabul edilir. Vasilik kavramı; dinî, hukuki ve siyasi bir anlam olarak Abbasi Devleti’nin kuruluşundan sonra Cafer es-Sadık adı etrafında başlamıştır. Emevilere karşı Haşimi desteği için vasilik savunulmuş ve iktidar olunca Hz. Ali’nin soyundakiler dışlanmıştır. Abbasiler, kendilerini Hz. Muhammed’in soyuna daha yakın olduklarını iddia etmişler ve buna karşılık Hz. Ali’nin soyundan gelenler, vasiliğin kendi hakları olduğunu savunacak literatür üretmişlerdir (Korkmaz, 2018, s. 154). Ayrıca, iktidar mücadelesiyle bağlantılı olarak mezheplerin ortaya çıkmasını etkileyen bir diğer faktör, yorum farklılığıdır. Hz. Muhammed’in vefatının ardından, Müslüman toplumu arasında bazı konularda ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Bu ayrılıkların en belirgin olduğu alan, İslam Hukuku (fıkıh) alanında pratik uygulamalarla ilgili hüküm verme yetkisine sahip mercidir. İslam hukukçuları arasındaki anlaşmazlıkların en yaygın sebepleri ise şunlardır (Çalışkan, 1993, s. 481): Lafızlarda ihtilaf, örf ve âdetten kaynaklanan farklı yorumlar ve bir kavramın gerçek anlamında mı yoksa mecaz anlamında mı kullanıldığı konusunda ayrılıklara sebep olmaktadır.

Rivayetlerdeki ihtilaf ise özellikle peygamberin hadislerinin farklı kişiler tarafından rivayet edilmesinden kaynaklanan farklılıklardır. Bu bağlamda, bazı âlimler belirli rivayetleri güvenilir kabul ederken, diğerleri aynı rivayetlerin doğruluğunu kabul etmeyebilir. Bu durum, Peygamber ve sahabelerinin aynı meselelerde farklı zamanlarda değişik uygulamalar yapmış olmasından kaynaklanan tercih ve kıyas farklılıklarına yol açmıştır. Dolayısıyla, hangi uygulamanın esas alınacağı konusunda âlimler arasında bir fikir birliği oluşmamıştır. Demircioğlu’na göre (2014, s. 154), İslam hukukçuları, fıkhi konularda hüküm verirken birtakım deliller aramışlardır. Ulaştıkları delilleri de yukarıda ifade edilen sebeplerle birbirlerinden farklı anlamış ve yorumlamışlardır. Böylece İslam dünyasında, İslam dininin algılanış biçimi konusunda da tatbik ediliş biçimi konusunda da farklı yaklaşımlar ve akımlar oluşmuştur. Şiiliğin ortaya çıkışını bu çerçevede yorumlamak da mümkündür. Şia ve Şiilik Demircioğlu’na göre (2014, s. 153), Şiilik ve Alevilik, kökenlerini peygamberin amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali’ye duyulan derin sevgi ve bağlılıktan almaktadır. “Şia” terimi, kelime anlamı olarak yandaş, yoldaş veya dost gibi anlamlara gelir ve Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelenlere bağlı olanları tanımlamak için kullanılmıştır. Şiiliğin tarihi, uzun bir zaman dilimine yayılmış ve geniş coğrafyalara etki etmiştir. Bu sebeple, zaman ve mekânın değişmesiyle birlikte Takrib, İmamiye, Zeydiye, İsmailiye, Alevilik, Nusayrilik gibi farklı adlarla da anılmıştır.

Ancak bu farklı isimlendirmelerin nedeni olarak farklı düşünsel kaynaklar olduğu ve bu kaynaklara kimi tarihsel olayların neden olduğu tespiti yapılabilir. Özellikle Hz. Ali’nin döneminde, ona sadık olan, destek veren, tabi olan ve onunla birlikte savaşan kitleleri ifade eder. Ancak zamanla Şia terimi, daha spesifik anlamlara evirilmiş ve Hz. Ali’yi diğer sahabeden üstün gören, hilafetin onun hakkı olduğuna inanan kimseler için kullanılmıştır (El Katip ve Cabuğa, 2018, s. 167). Aleviliğin Tarihsel Süreci ve Düşünsel Temelleri | 87 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 Şiilik düşüncesi, farklı düşüncelere ayrılınca içinden temelde bilinen üç mezhebi çıkarmıştır. Bunlar, Zeydilik, İsmaililik ve İmamiyye mezhepleridir. Zeydilik, Emevilerden Abbasilere geçiş döneminde ortaya çıkmıştır. Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd’e tabi olanlara atfedilmiştir. Siyasi fikirlerinin aslını oluşturan imamet fikrine göre Zeydi yönetici, seçkin niteliklere sahip olmalıdır. Yöneticilik, bu şartları taşıyan kimselerin hakkı olarak görülmüştür. Liyakati esas alıp İsmaili ve İmamiyye’nin zıddı olarak gizli bilgi ve takiyeyi reddederler. Kasım B. İbrahim öldükten sonra hareket, mezhep hâline dönüşmüştür. Bu mezhep, Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ali’nin imam olması gerektiğini savunurken aynı zamanda diğer Şii mezheplerinden farklı olarak Hz. Ebubekir’in de imametini caiz görmüşlerdir. Bütünlüğü korumayı amaç edinmişlerdir (Korkmaz, 2018, s. 154). Günümüzde, Yemen’de varlıklarını korumaktadırlar. Bir diğer Şia mezhebi olan, İmamiyye mezhebi, peygamberin vefatından sonra Hz. Ali, sırasıyla iki oğlu ve torunları Allah’ın emri, peygamberin tayini ve vesayeti ile meşru imam kabul eden böylece On İki İmam’a inanmayı dinin asıl rükunlarından biri olarak görenlerin oluşturduğu mezheptir.

Bu mezhebe, İmam Cafer es-Sadık’tan dolayı Caferilik de denilmiştir. Yine Emevilerden Abbasilere geçiş döneminde ortaya çıkan mezhep, İmamet teorisini sistemleştirmiştir. Ayrıca mezhebe göre, dinin aslı beş esastan oluşmaktadır. Bunlar, Tevhid, Nübüvvet, Adalet, İmamet ve Mead’tır. Siyasi temel, imamete dayanır. Adalet ise yeryüzü, masum olan imam tarafından yönetilmeli ve bu imam sadece Ehl-i Beyt’ten çıkmalıdır. On ikinci imamın yaşadığı ve kıyametten önce geleceği düşüncesi de bulunmaktadır. İmamların masum olmasının yanında bütün peygamberlerin ilmine sahip olduğu fikri de vardır. Bu imamet konusu, biraz daha ileri götürülerek peygamberin imamların imametini müjdelemek adına geldiği düşüncesine kadar gitmiştir. On İki İmam’ın Allah katında öyle bir makamı vardır ki oraya ne melekler ne de peygamberler yetişebilir (Öz, 2021, s. 296- 297; Korkmaz, 2018, s. 161-163). İmamiyye mezhebi, bugün ağırlıklı olarak İran’da varlığını devam ettirmektedir. Son olarak önemli mezheplerden biri de İsmaililik’tir. Cafer Sadık oğlu İsmail’in ve soyundan gelenlerin imameti hak ettiklerini savunan Şiilik’in bir koludur. “Her zahirin bir bâtını, her tenzilin bir te’vilinin bulunduğu” yaklaşımı, mezhebin şiarını oluşturur. Herkesin kendine bir hilafet kanalı oluşturduğu ortamda, Ehl-i Beyt’ten olmaksızın “Hıdaş” hilafetin Hz. Fatma soyuna ait olduğunu iddia etmişlerdir. Fatımilerin kuruluşuna zemin hazırlamışlar ve bu dönemde, Mısır’da resmî din olmuştur. İmam Cafer esSadık’ın ölümüyle imamet tartışmaları, bu mezhebin kuruluşunu etkileyen faktörlerden biridir. Mezhebe göre velayet ve imamet, en önemli iman esasıdır. Velayet, dinin nihai amacıdır ve iman ancak zamanın imamına bağlanmakla ve tevelli etmekle gerçekleşir. İçinden, Halife Hâkim Bin Emrillah, ilahlığını ilan eden Dürzilik çıkmış ve El Mutassır’ın ölümüyle Nizariye ve Müsta’liyye şeklinde ayrılmıştır .

(Üzüm, 2013, s. 157-158; Korkmaz, 2018, s. 158-160; Öz, 2021, s. 547-549). Brigitte Dumortier (2007, s. 22), “Dinler Atlası” adlı çalışmasına göre İsmailiye mezhebi içinden Dürzilik, Nizarilik ve Alevilik kollarına ayrılmıştır. Alevilik Alevi kelimesi, mezhepler tarihi ve tasavvuf edebiyatında Hz. Ali’yi sevgiyle anmak, ona saygı duymak ve ona bağlı olmak manasında ifade edilmiştir (Dalkıran, 2002, s. 96). Sözlük anlamına göre ise “Alevi” terimi Arapçada “Ali’ye mensup”, “Ali’ye bağlı” veya “Ali’ye ait” gibi anlamlara gelir (Fığlalı, vd., 1987, s. 19; Yaman, 1998, s. 14). Bu terim, Hz. Ali’yi en yüce sahabe olarak gören ve onun peygamberden sonra imamlığa geçmesini kabul edenler için “Şia” terimiyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Başka bir bağlamda ise “Alevi” kelimesi, kökeni İran’da olan ve Ali’nin soyundan gelenler için kullanılmıştır ancak günümüzde bu terim, geniş bir kapsamda tüm Alevi topluluğunu tanımlamak için kullanılmaktadır (Melikoff, 1999, s. 21). Alevilik, Hz. Ali’yi birinci imam olarak kabul eden ve ona bağlılık gösteren bir inanç sistemidir. Bu inanç sisteminin kökleri, Hz. Muhammed’in halefleri arasında Hz. Ali’yi destekleyen gruplara dayanmaktadır. Alevilik, kendine özgü ritüel ve uygulamaları olan, Hz. Ali’ye olan sevgi ve saygıyı ön planda tutan bir anlayışı ifade eder (Korkmaz, 2015, s. 28). Aleviler, büyük ölçüde Türkmen boylarından oluşan topluluklar, geçmişte kırmızı serpuşlular ve on iki dilimli kızıl börkleri ile tanınmışlardır. Bu kıyafetler, Şeyh Haydar’ın taraftarlarını simgelemekte ve “Kızılbaş” adlandırmasının kaynağını oluşturmaktadır. Ancak Osmanlı dönemi belgelerinde, “zındık” gibi dışlayıcı anlamlar ve bağlılığın bir yansıması olarak görülmektedir. Bu inanç sisteminin temeli, Hz. Ali’yi sevmek, saymak ve onun tarafında olmaktır. Aleviler, dünya görüşlerini bu bakış açısı üzerine inşa etmişlerdir (Onatça, 2007, s. 16). Günümüzde, Alevilik olarak ifade edilen inançlar, tarihte “Kızılbaşlık” ya da “Kızılbaşlar” kavramı ile ilişkilidir. Osmanlı Devleti ve İran kaynaklarında “Kızılbaşiyyan”, “Taife-i Kızılbaşiyyan”, “Zümre-i Kızılbaşiyyan” gibi isimlerle anılmaktadır. Kızılbaş adlandırması, Safevi ailesinin yaşadığı dönemdeki Yunus Aydoğdu & Fatih Tekin | 88 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 temsilcisi Şeyh Haydar dönemine denk gelmektedir. Şeyh Haydar’ın tarikatının mensupları,’tac-ı haydari’ olarak ifade edilen kırmızı kavuklar takmışlardır. Şeyh Haydar’ın Anadolu’daki müritleri ise kırmızı başlıklar veya sarıklar kullanmışlardır. Bu dönemde, halk tarafından küçümsenme ve alay edilme yoluyla bu zümreye ‘Kızılbaş’ ifadesi kullanılmıştır. Zamanla bu ifade yaygınlaşmış ve Safevi Tarikatı’na mensup olanlar için kullanılan genel bir ifadeye dönüşmüştür. Şeyh Haydar, Akkoyunlu hükümdarı ve aynı zamanda dayısı olan Uzun Hasan’ın kızıyla evlenmiştir. Akkoyunlu hükümdarı Yakup ile gerçekleştirdiği bir muharebede, Şeyh Haydar öldürülmüş ve tarikatın başına oğlu Şeyh Ali geçmiştir. 1492 yılında Akkoyunlu hükümdarı olan Rüstem, Safevi Tarikatı’nı ortadan kaldırmak isteyince Şeyh Ali, küçük kardeşi İsmail’i de alarak tarikatın merkezinin bulunduğu Erdebil’e kaçmıştır. Şeyh Ali, kardeşi İsmail’e tac-ı haydari giydirerek tarikatın başına geçirmiş ve Rüstem’in askerleriyle savaşmaya gitmiş ve öldürülmüştür. Şah İsmail (1487-1524), müritleri tarafından Gilan’da saklanmıştır ve Rüstem’in 1499 yılında ölmesiyle birlikte büyükbabası Uzun Hasan’ın bıraktığı devletin başına geçmek üzere Lahican’dan ayrılarak birtakım askerî zaferler elde etmiş ve Tebriz’e ulaşarak saltanat tacını giymiştir (Öz, 2021, s. 757-763). Böylece Safevi Tarikatı, bir devlete dönüşmeye başlamıştır. Safevi Devleti’nin ortaya çıkmasında Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenler önemli roller oynamıştır. Şah İsmail, 1499 yılında Anadolu’daki müritleriyle kitleler hâlinde Erzincan yakınlarında görüşmeler gerçekleştirmiş, bu dönemde Osmanlı Devleti’nin hükümdarı II. Bayezid, Modon ve Koron’un fethiyle meşgul olduğundan Anadolu’daki bu hadiseyle ilgilenememiştir. 1501 yılına gelindiğinde Şah İsmail, Akkoyunlu Elven’i mağlup ederek Azerbaycan’a hâkim olmuştur (Öz, 2021, s. 764). Şah İsmail, hâkim olduğu ülkelerdeki toplumları bir arada tutabilmek için Şii fırkalar içinde yer alan İsnaaşeriyye’yi devletinin resmî mezhebi hâline getirmiş ve Sünnileri bu mezhebe girmeye zorlamıştır. Şah İsmail, bu dönemde muhalif inanç ve mezhepleri baskı altına alma, yıldırma ve Şiileştirme yollarına gitmiştir (Öz, 2021, s. 766). Osmanlı Devleti’nin başına, 1512 yılında Yavuz Sultan Selim geçtiğinde Şah İsmail, Rumlu Nur Ali isimli halifesini Anadolu’ya göndermiş ve Tokat, Sivas, Amasya ve Çorum’da Kızılbaş ayaklanmaları organize ettirmiştir. Bu dönemde, Osmanlı Devleti hükümdarı I. Selim, Anadolu’daki Kızılbaşları öldürmeye başlamış ve daha sonra 1514 yılında Safevi Devleti’nin üzerine yürümüştür. Çaldıran Savaşı’nda, Safeviler mağlup olmuştur (Öz, 2021, s. 767-768). Aleviliğin politik alanda Kızılbaşlık olarak olumsuzlanması, Alevi kitlelerin takibine ve onlara sürekli şüpheyle yaklaşılmasına neden olmuştur. 16.yüzyıldan itibaren Safevi şahı adına isyanların ortaya çıkması, bu olumsuzlamanın gerekçesini oluşturmuştur. Osmanlı Devleti, Kızılbaş olarak nitelendirdiği kitleleri, konuştuğu dil ve aşiret olarak ayırmaksızın ötekileştirmiştir. Şah İsmail tehdidi ortaya çıkmadan önce Osmanlı Devleti’nin resmî dilinde Kızılbaş tabirine rastlanmamıştır.

Bu ifadenin kullanımı ve bu ifade üzerinden ilk ötekileştirme, Yavuz Sultan Selim döneminde kaleme alınan kroniklerde görülmektedir (Aydın, 2015, s. 18). Kızılbaş kitleler, Osmanlı Devleti döneminde isyan hareketleri gerçekleştirmiş ve toplum tarafından önceleri sadece küçümsenme yoluyla kullanılan bu kavram, daha olumsuz hale dönüşmeye başlamıştır. 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne karşı yapılan Kızılbaş isyanları, diğer inanç ve mezheplere karşı değil Osmanlı merkezî yönetimine karşı yapılmış isyanlardır ve bu isyanları organize edenler, genellikle şeyh sıfatı taşıyan ve kendilerini kurtarıcı-mehdi olarak takdim eden kişiler olduğundan bu isyanlar, mesiyanik özellikler taşıyan isyanlardır. Ancak bu yüzyıllardaki isyanlar, başarıyla sonuçlanmamış ve 17.yüzyılın sonlarından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadar geçen dönemde Anadolu’daki Kızılbaş topluluklar, kendi içlerine dönmüş, merkezden uzak bölgelerde kendi inanç, gelenek ve âdetlerini yaşamaya yönelmiştir. Bir kısmı kapalı toplum niteliği kazanan Kızılbaşların şehirlerde yaşayanları, zamanla Sünnileşmiştir. Sünnileşmeyen Kızılbaşlar ise Sünni halkla barışçıl ilişkiler geliştirmeye çalışmış ve kendi geleneklerini sürdürmüşlerdir. 1900’lü yılların başında, Kızılbaşlar tarafından Alevi, Alevilik ve Aleviler adlandırmaları tercih edilmeye başlanmıştır (Öz, 2021, s. 768-769). 1980’li yıllarda, Sünni İslamcılığın güçlenmesi karşısında bir tepki olarak yükselen Alevi politik hareketi, laikliği koruyup geliştirme amacını taşımaktadır. Böylece yükselişe geçen Sünni fundamentalizm ile mücadele edilebilecektir. Alevi politik hareketinin bu konudaki tepkiselliği, Türkiye toplumunda Sünni nüfusa oranla azınlıkta olmalarından kaynaklanmaktadır (Çakır, 1999, s. 87). Bilici (1999, s. 74-79), Türkiye’deki günümüz Aleviliğinin genel hatlarıyla dört gruba ayrılabileceğini belirtmektedir. Birincisi, modernleşme, sanayileşme ve kentleşme sürecinde oluşan materyalist bir koldur. Birinci kol, Aleviliği bir halk hareketi ve ezilmişlerin yanında duran bir ideoloji olarak tanımlamaktadır. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Dergisi ve Kervan Dergisi etrafında toplanan bu gruplar, Aleviliği farklı dinlerden ve farklı kültürlerden etkilenerek oluşan bir sentez ve mozaik olarak kabul ederler.

Aleviliğin Tarihsel Süreci ve Düşünsel Temelleri | 89 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 İkincisi, İslam tasavvufunun heterodoks köşesinde kendine yer bulan koldur. İkinci kol, İslam tasavvuf ve heterodoksluğunu kendine ilke edinmiş ve Hacı Bektaş Veli dernekleri, Semah Vakfı ve Nefes Dergisi etrafında toplanmıştır. Bu kol, inancın Tanrı’ya yönelme meselesi olduğu görüşündedir ve birey merkezli bakış açısına sahiptir. Üçüncüsü, daha gelenekçi ve teolojik açıdan kendini İslam dininin bir parçası olarak gören hatta Aleviliğin gerçek İslam olduğunu iddia eden Caferi koldur. Üçüncü grup, Cem Vakfı ve Cem Dergisi etrafında toplanmaktadır. Bu grup, Kur’an’dan Hz. Ali ile ilgili ve Ehl-i Beyt ile ilgili ayetlerin çıkarıldığını ve eksiksiz Kur’an’ın bugün mevcut olmadığını belirtmektedir. Dördüncüsü ise diğer kollara nazaran yeni sayılabilecek Şii renkli Aleviliktir. Şii renkli Alevilik, İran’ın Türkiye’de yaygınlaştırmak istediği ve finanse ettiği bir koldur. Bektaşilik ve Aleviliği birbirinden ayırmaya ve Bektaşiliği tamamen reddetmeye dayalı bu kol, On İki İmam ve İran Şiiliğinin takipçisidir. Aşure dergisi, bu grubun yayın organları arasındadır. Bu gruba göre dedelik kurumu, Alevileri sömüren bir kurumdur ve yok olmalıdır. Çalışma, Aleviliği bu tarihsel çizgide değerlendirerek, inanç ve ritüeller açısından Şiilikten farklılaşan yönlerini tartışmalar ışığında ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kısaca Şiilik ve Alevilik arasındaki temel farklar ele alınmıştır. Şiilik ve Alevilik Arasındaki Temel Farklar Demircioğlu’na göre (2014, s. 153), İslam tarihinde Şiilik ve Alevilik konusundaki tartışmalar, yaklaşık olarak 7. yüzyılda ortaya çıkmış ve günümüzde hâlâ sıcaklığını korumaktadır. Çalışmada, köken olarak Aleviliğin Şiilikten doğduğu alınmış olsa da Alevilik, İslam öncesi inançlardan ve kimi farklı düşüncelerden de etkilenmiş bir inanç biçimidir. Bu nedenle Alevilik, Şiiliğin kollarıyla benzerlikler taşıdığı gibi birçok farklılık da barındırmaktadır. Baki Güngör (2017), Şiilik ve Alevilik arasındaki benzerlikler ve farklılıkları ele almış ve bu benzerlikler ve farklılıklara bakıldığında, Şiilik şeriata dayanırken Alevilik tasavvufa dayanmaktadır. Her ikisinde de Ehli Beyt ve On İki İmam sevgisi önemli yer tutmaktadır. Şiilikte, ikrar ve biat yokken Alevilikte, ikrar ve biat vardır. Şiilikte, salt şeriat varken Alevilikte, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat aşamaları olarak anılan dört kapı ve kırk makam esası vardır. Yine önemli farklardan biri de kadın-erkek konusundadır, bunlar; Şiilikte Muta nikâhı, çok eşlilik ve kadınların kapanma zorunluluğu varken Alevilikte, çok eşlilik ve örtünme şartı yoktur. Şiilikte, zikir, semah ve müzik ibadette yer almaz; ibadet kıbleye doğru yapılır ve kadın-erkek ayrı ibadet ederken Alevilikte, zikir, semah, müzik ibadetin temel ögeleri olarak görülür ve kadın-erkek yüz yüze; er ile bacı, can olarak yapılır. Bu noktada, ‘Alevilerin Kâbe’si insandır.’ denmektedir. Bunun nedeni, hulûl inancının Alevilikte yer edinmesidir. Şiilikte, imam varken Alevilikte, Dede, Pir, Mürşit, Rehber ve Ana vardır. Şiilikte, mezhep inanç merkezi Necef ve ibadet yeri cami olarak görülürken Alevilikte, inanç merkezi Pir Hacı Bektaşi Veli’dir ve ibadet yeri dergâhlar ve Cem evleridir. Ayrıca Şiiler, ramazan orucu ve muharrem ayında oruç tutarken Aleviler, muharrem ayında oruç tutarlar. Şiilikte, dinin şartı beştir, bunlar; tevhid, adalet, nübüvvet, imamet ve meaddır. Alevilikte, bu beş şarta ek olarak velayet inancı da eklenir. Son olarak Şiilikte, zahiri (yüzeysel) yorum varken Alevilikte, bâtıni yorum vardır. Genel olarak farklara bakıldığında Alevilik ve Şiilik arasında inanç anlamında yakınlık olsa bile ibadet ritüelleri arasında fark olmakla birlikte Alevilik daha seküler bir hâl almıştır. Alevi-Bektaşi İnanç ve Felsefesi İslam dünyasında, Alevilik adıyla iki itikadi mezhep bulunmakla birlikte, birincisi Lübnan, Suriye ve Hatay yörelerinde varlığını sürdüren Arap Aleviliği, ikincisi ise Anadolu’daki etnik ve sosyal-dinî kaynaşmalar ve Safevi etkisiyle gelişen Kızılbaşlık’tır (Ocak, 2015, s. 110). Kızılbaşlık, 19. yüzyıldan itibaren Alevilik olarak adlandırılmıştır (Melikoff, 1999, s. 53). Türkiye’deki Alevilik, Hatay yöresindeki Arap Aleviliği gibi türler hariç olmak üzere, Anadolu Aleviliği olarak adlandırılmaktadır. Anadolu Aleviliği, Şia itikadından motifler barındırırken bu sistemde var olan namaz, oruç ve hac gibi dinî ibadetleri amel olarak yerine getirmemektedir. İçinde tenasüh (reenkarnasyon) gibi İslam dışı unsurlar barındırmaktadır (Türkdoğan, 1995, s. 17). Anadolu Aleviliğinde, önemli kurumlardan biri Alevi ocaklarıdır (Gülten, 2012, s. 140). Melikoff’a göre (1999, s. 55) Alevilik, senkretiktir (bağdaştırmacı); yani çeşitli inanç unsurlarının sentezidir. Aleviliğin hamurunda, Şia mezhebinin, Şamanlığın ve Anadolu sûfiliğinin etkileri vardır. Bu açıdan Melikoff, Aleviliğin bir İslam mezhebi olmadığını savunmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin uluslaşma sürecinde kullanılmış bir argüman olmuş ve eski Türk inancı etkisi, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü gibi kişilerce ön plana çıkarılmıştır. Bu Orta Asyacı teze karşın, Kürt Aleviliğinin varlığından dolayı Aleviliğin eski Kürt inancı olan Zerdüştlüğün devamı olduğu düşüncesi de ortaya konmuştur (Torun, 2015, s. 121). Yunus Aydoğdu & Fatih Tekin | 90 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 Ancak Turan ve Yıldız (2008, s. 18), Aleviliği İslam geleneği içinde değerlendirir. İslami yönüne şekil veren unsurlar, Şia öğretisi ile İslam sûfizmidir. Vahdet-i Vücut, Alevi sûfizminin ağırlıklı karakteridir. Diğer bileşenleri ise Bâtınilik ve Şamanist unsurlardır. Aleviliğin oluşum sürecini, inanç ve felsefesini anlamak için Sûfilik, Bâtınilik, Yesevilik ve Bektaşilik gibi kimi kavramlara da eğilmek gerekir. Temelde, İslam’ın farklı bir yorumu olarak Sûfilik ya da diğer adıyla tasavvuf, İslam’ın iç ve mistik yüzü olarak tarif edilebilir. Bu düşünce, Kur’an-ı Kerim’in yaşama geçirilmiş hâli olarak görülür. Tanrı’nın birliğini ve evrenin oluşunu, varlık birliği (Vahdet-i Vücut) anlayışıyla açıklayan dinî ve felsefi akımdır. Tasavvuf, ayrıca Tanrı, evren ve insanı bir bütün içinde görme ve insanın Tanrı ile insanın başka insanlarla, insanın kendisiyle olan ilişkilerini bu bütünde arama ve açıklama yolu olarak da tanımlanır (Şimşek, 2015, s. 1370). Bu inançları benimseyen kişilere, mutasavvıf denmiş ve mutasavvıflar, sûfi olmaya çalışmışlardır. Bu anlayışın bilgi kuramına göre, bilginin kaynağı üçtür: Akıl, Nakil ve Vahiy. Ayrıca, sûfi olmak için bir Pir’e bağlanmak gerekir ve zikirlerini, Pir’leri üzerinden gerçekleştirirler. Hoca Ahmet Yesevi’nin tasavvuf kapısını olgunlaştırdığı düşüncesi vardır. Ayrıca Sûfiliğin, Kalenderilik ve Mevlevilik gibi akımları da belirmiştir (Şimşek, 2015, s. 1371). Tarikat hâline gelmiş bu akımlardan Kalenderilik, 10. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kalenderi tarikatına mensup olanlar, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan kendini tecrit etmiş kanaat anlayışına sahip bir topluluktur. Kalenderiliğin en önemli özelliklerinden biri, her zaman muhalif bir yapıya sahip olmalarıdır. Kalenderi dervişleri, 13. yüzyıldan sonra Moğol istilasından kaçıp Anadolu’ya gelmişler ve Anadolu’nun İslamlaşmasında özellikle Türk boyları üzerinde önemli etkileri olmuştur (Gülten, 2012, s. 47). Zaman içinde değişime uğramış olsalar da Aleviliğin temelini oluşturan anlayış, muhalif kimliğin şekillenmesini sağlamıştır. Korkmaz’a göre (2015, s. 33), bugüne kadar olan bâtıni başkaldırı hareketleri olan Alevi isyanları, başarıya ulaşsaydı, bir ütopya olan sınıfsız bir topluma geçilebilirdi. Mevlevilik, Mevlana Celâleddin Rumi’nin ölümünden sonra tasavvufi düşünceleri ve görüşleri üzerine şekillendirilmiş bir tarikattır. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Mevleviliğin kurucusu olarak bilinir. Ancak Mevleviliğin Anadolu’yu etkilemesi Hüsamettin Çelebi ve Ulu Arif Çelebi’nin aracılığıyla olmuştur (Kara, 2006, s. 9). Mevlana, yaşadığı sürede önemli sohbet toplantıları düzenlemiş ve bu toplantılarda dinî konuşmalar yapmıştır. Bu toplantılar içinde, müzik dinlenir, sema yapılır ve zikirler çekilir. Bu düzen, Mevlevilik tarikatının ritüellerinin kökenini oluşturmuştur. Mevlevilik, büyük halk kitlesinin kalbî/ahlaki terbiyesine yön verdiği gibi, şiir ve musiki başta olmak üzere güzel sanatlara kabiliyeti olanlara imkân hazırlamış, felsefe ve tefekkür dünyasına ışık tutmuş, yön ve ruh vermiştir (Kara, 2006, s. 22). Bir başka Sûfi akımı olan Hurûfilik, kutsal metinlerdeki harflerin ve kelimelerin sayısının, sırasının ve diziliminin bazı şifreler barındırdığına inanır; bu yolla çeşitli imalar ve işaretler çıkarmaya çalışır. Kimi zaman mehdinin gelişini hesaplamaya yönelik yorumlar yapılmış, imamlara ise tanrısal bir işaret atfedilmeye çalışılmıştır. Bu metot, Şiiler tarafından kullanıldığı gibi Sünnilerde de kullanılmış ve Kur’an’dan mesajlar çıkarılmaya çalışılmıştır (Ballı, 2011, s. 31). Bu konunun Alevilikle bağlantısı, Şii inancındaki gibi imamın ortaya çıkışı ve imamlar tarafından Kur’an yorumunun önemini ortaya çıkarmıştır. Bu metot, bâtıni bir anlayışı doğurmuştur. İslami anlayışlar ve mezheplerin farklılıklarını ortaya koyan Kur’an’ın bâtıni ve zahiri yorumu, peygamberin ölümünden günümüze kadar sürmüş farklı anlayışlar olmuştur. Zahiri anlayışa göre Kur’an ve sünnetin zahiri yani açık görünen sözü, anlamlarından çıkarmayı temel alır. Bâtıni anlayışı ise tam tersi olarak Kur’an’ın gözle görünür anlamlarının dışında, daha derinde gerçek anlamları bulunduğu inancı barındıran ve buna göre yorum getiren anlayıştır. Şiilikte, bu anlamları ancak Tanrı ile ilişki kurabilen masum imamların bilebileceğine inanılır. Bâtınilik, sadece bir akım değil ayrıca bir düşünce sistemi olarak bilinir. Kur’an’da geçen salat, secde, rükû veya abdest gibi kavramlar Sünni gelenekte şekil, kapsam ve miktar gibi ayrıntılı emirler olarak algılanırken Alevilerde, cem törenlerinde aynı kavramlar sembolik olarak şekle ve miktara bağlı olmadan manevi anlamlarıyla temsil edilir (Kaya, 2014, s. 290). Bu düşünsel temeller dışında Aleviliğin etkilendiği önemli isimler ve tasavvufi yol ve tarikatlar da olmuştur. Bunlardan en önemlileri, adını Hoca Ahmed Yesevi’den alan Yesevilik ile adını Hacı Bektaş Veli’den alan Bektaşilik önemli etkenlerdir. Yesevilik tarikatı, kadın-erkek eşitliğini yaşatan ve Bektaşi tarikatının beslendiği tasavvufi yoldur. En önemli özelliği, dervişler ve erenler üzerinden göçebe topluluklara dinî kaideleri basit dille anlatan bir tasavvufi yol olmasıdır (Korkmaz, 2001, s. 329). Eyüp Baş’a göre (2011, s. 29), Orta Asya Türkleri arasında, İslam inancının kök salmasına ve yayılmasına büyük katkı sağlayan bir din ve tasavvuf önderi olan Ahmed Yesevi, Müslüman Arap ordularının veya İslam’ı kabul eden ilk Türklerin Aleviliğin Tarihsel Süreci ve Düşünsel Temelleri | 91 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 savaş yoluyla gerçekleştirmeye çalıştığı işi, tasavvuf prensipleriyle daha kolay bir şekilde gerçekleştirmiştir. Bu, Yesevilik’in İslam’ın inançlarını Türk kültürü ve inanışlarıyla birleştirmesiyle mümkün olmuştur. Yesevi tarikatı, Allah’a ulaşma arzusuyla yanıp tutuşanların bu arzularını sazlarla eşlik eden şiirler, müzik ve hatta dinî danslarla ifade etme yolunu açarak uzun süredir güzel sanatlar aracılığıyla vicdan duygularını ifade eden bir milletin ruhunda, İslam’a büyük bir yakınlık oluşturmuştur. Ayrıca, aynı tarikat, yeni dine geçenlerde görülen katı inançlara yönelik eğilimleri büyük ölçüde önlemiş ve hafifletmiştir. Yesevi törenlerinde, eski göçebe geleneğinde olduğu gibi, zikir meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmaları, bu tarikatın önemli bir özelliğini oluşturur. Babaîler İsyanı, XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunda meydana gelmiş ve heterodoks İslam anlayışını temel alan önemli bir halk hareketi olarak, Aleviliğin tarihsel oluşum sürecinde belirgin bir rol oynamıştır. Ahmet Yaşar Ocak’a göre, Babaî hareketi, İslam’ın farklı coğrafyalarda ve toplumsal zeminlerde dönüşen bir formu olarak, konar-göçer Türkmenlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dinamikleri içinde şekillenmiş bir inanç sistemine dayanmaktadır. Bu hareket, Sünni İslam’ın merkezi otoritesine karşı değil, esasen Selçuklu yönetiminin sosyo-politik düzenine ve Türkmen zümrelerinin dışlanmasına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Babaîler İsyanı’nın sonucunda oluşan heterodoks dini gelenek, hem Alevilik hem de Bektaşilik gibi yapıların köklerini oluşturan bir bağlam yaratmıştır. Bu süreçte, Babaîlik hareketi, Orta Asya’dan getirilmiş şamanistik ve senkretik unsurları içeren bir halk İslamı anlayışı ile şekillenmiş, bu bağlamda toplumsal dayanışmayı ve mistik öğeleri öne çıkaran bir rol üstlenmiştir. Dolayısıyla, Babaî hareketinin tarihsel mirası, Aleviliğin Anadolu coğrafyasında heterodoks bir kimlik kazanmasında ve şekillenmesinde belirleyici bir etkide bulunmuştur (Ocak, 2011). Ahmed Yesevi geleneğini Anadolu’da temsil edenler içinde Hacı Bektaş Veli’nin ayrı bir yeri vardır. Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkmen muhitlerinde geniş bir yayılma sahası bulunan Bektaşi tarikatı, kendisini Ahmed Yesevi geleneğine bağlar. 15. yüzyılda, Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan Bektaşilik, On İki İmam esasına dayalı sûfi/tasavvufi bir tarikattır. Hümanist esaslı öğretilere dayanır ve amaç İnsan-ı Kamil’e (Yetkin insan) ulaşmaktır (Baş, 2011, s. 33). Çakır’a göre (1999, s. 86), Aleviler kendilerini İslam’ın hümanist yüzü olarak görürler. Ayrıca, Yesevi’nin Orta Asya’da sistemleştirdiği ilkeler, Anadolu’da bu düşünceleri kendine ilke edinen Hacı Bektaş Veli’nin yol göstericiliği ile yeni bir yapı kazanmıştır. 13 ve 14. yüzyıllarda, Anadolu’da Alevi-Sünni gibi bir ayrışma söz konusu değildir. Bu dönemde, Türkmen Müslümanlığı ifadesine daha sık rastlanılmakta ve Alevi sözcüğünden Hz. Ali’nin soyundan gelen insan anlaşılmaktaydı. Bektaşi sözünden de Hacı Bektaş Veli’nin ahlak temelli dört kapı kırk makam merkezli İslam anlayışını kabul edenler anlaşılmaktaydı. Bu dönemlerde, her meslek grubunun bir piri bulunuyordu. Yeniçeri Ocağının piri ise Hacı Bektaş Veli olarak görülüyordu. Nitekim Osmanlı Devleti’nde, Kızılbaş isyanlar sonrası, 16. yüzyıldan itibaren Alevilere yönelik bir baskılama dönemi yaşansa da Pir Hacı Bektaş Veli’ye karşı herhangi bir saygısızlık yapılmamıştır (Gümüşoğlu, 2013, s. 29). Ahmet Yesevi’ye, tarikat açısından halifelik yoluyla bağlı olmasa da onun yolunu devam ettiren Hacı Bektaş Veli, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli bir figürdür. Yesevi’nin öğretilerini, birliği, doğruluğu, sevgiyi ve saygıyı esas alan Hacı Bektaş Veli, Yesevi’yi her zaman saygıyla anmıştır. Tekkelerde kadınların bulunabilmesi, cem törenlerinde kadın-erkek birlikte bulunabilmesi, semah yapılması, saz çalınması ve şiirler okunması ve kurban edilen hayvanın kanının ve kemiklerinin toprağa gömülmesi gibi pratikler, Yesevi ocağında da görülen uygulamalardır; İslam öncesi uygulamalarda da bu pratiklere rastlanmaktadır (Baş, 2011, s. 34). Bektaşilik, Kalenderilikten mala ve mülke önem vermemesi ve muhalif yapısıyla etkilenirken Hurûfilikten, ibahilik, teslis (üçleme/ Hak-Muhammed-Ali), tenasüh ve hulul anlayışlarını almıştır. Ayrıca On İki İmam anlayışını Bâtınilikle güçlendirmişlerdir. Bu hususların yanında, Alevilik bu tarikat ile birlikte Alevi-Bektaşi isimlendirmesiyle anılmış ve Aleviler, Hacı Bektaş Veli’ye bağlılıklarını sistemleştirip Ahmet Yesevi’den etkilenilen ve Hacı Bektaş Veli’nin oluşturduğu Bektaşiliğin temelini oluşturan dört kapı kırk makam, Alevi-Bektaşiliği inancının şartlarını oluşturmuştur. Söz konusu dört kapı, Şeriat Kapısı, Tarikat Kapısı, Marifet Kapısı ve Hakikat Kapısıdır (Kaptan, 2008). Şeriat Kapısı ve Makamları: 1. İman etmek, 2. İlim öğrenmek, 3. İbadet etmek, 4. Haramdan uzaklaşmak, 5. Ailesine faydalı olmak, 6. Çevreye zarar vermemek, 7. Peygamberin emirlerine uymak, 8. Şefkatli olmak, 9. Temiz olmak, 10. Yaramaz işlerden sakınmak. Yunus Aydoğdu & Fatih Tekin | 92 SÜREK Alevilik – Bektaşilik ve Kültür Araştırmaları Dergisi SUREK Journal of Alevism – Bektasism and Cultural Studies Sayı/Issue: 3, Aralık/December 2024 Tarikat Kapısı ve Makamları: 1. Tövbe etmek, 2. Mürşidin öğütlerine uymak, 3. Temiz giyinmek, 4. İyilik yolunda savaşmak, 5. Hizmet etmeyi sevmek, 6. Haksızlıktan korkmak, 7. Ümitsizliğe düşmemek 8. İbret almak, 9. Nimet dağıtmak, 10. Özünü fakir görmek. Marifet Kapısı ve Makamları: 1. Edepli olmak, 2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak, 3. Perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamak), 4. Sabır ve kanaat, 5. Hayâ, 6. Cömertlik, 7. İlim, 8. Hoşgörü, 9. Özünü bilmek, 10. Ariflik (kendini bilmek). Hakikat Kapısı ve Makamları: 1. Alçak gönüllü olmak, 2. Kimsenin ayıbını görmemek, 3. Yapabileceği hiçbir iyiliği esirgememek, 4. Allah’ın her yarattığını sevmek, 5. Tüm insanları bir görmek, 6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek, 7. Gerçeği gizlememek, 8. Manayı bilmek, 9. Hakkın sırrını öğrenmek/öğretmek, 10. Tanrısal varlığına ulaşmak (Vahdet-i Vücut). Tasavvufi düşünce, İslam’ın Arabistan Yarımadası’ndan çıkıp farklı kültür ve medeniyetlere yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. İslam, Horasan’dan Hindistan Yarımadası’na, Türkistan’dan İran’a, Anadolu’dan Balkanlar’a ve Kuzey Afrika’ya tasavvuf yoluyla ulaşmıştır. Bireylerin eğitimi kadar şiir, musiki, mimari ve hüsnü hat gibi toplumun manevi hayatını zenginleştiren sanat dallarının gelişiminde de tasavvufi düşüncenin büyük bir etkisi olmuştur (Yıldırım, 2009, s. 106). Alevilik-Bektaşilik inanışının oluşumunda önemli sûfiler yer alırken tasavvufi düşünceye mensup şairler de şiirleriyle bu inanışları sürdürmede rol almışlardır. Nitekim Hoca Ahmed Yesevi, Ebu Vefa, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Baba Haydar, Tabduk Emre, Yunus Emre, Abdal Musa, Pir Sultan Abdal, Mevlana ve Hacı Bayram Veli gibi önemli şahsiyetler, eserleriyle bu düşünceye çok zengin bir ruh kazandırmışlardır. Bu isimlerin yanı sıra Hassan Sabbah, Şah İsmail ve Hallac-ı Mansur gibi önemli karakterler de bu inanışın isimlerinden sayılmaktadır. Şiirlerde ve eserlerde, temelde Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi, On İki İmam sevgisi, ilahi adalet ve insan sevgisi işlenmiştir. Sonuç İslam peygamberi Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan halife sorunu, daha sonra oluşacak İslam içindeki mezhepleşmeyi ve taraftarlaşmayı doğuran etmenlerden en önemlisi olmuştur. Kabileciliğin ve kavimciliğin ağır bastığı Arap toplumunda, peygamberin vefatı sonrasında iktidar kavgaları başlamış ve iktidar kavgaları, farklı İslami anlayışları ve gruplaşmaları doğurmuştur. Bu durum, Hz. Ali taraftarlarını ortaya çıkarmış ve daha sonra onu takip edenler anlamına gelecek bir İslami inanış mezhebine yol açmıştır. Bu inançlardan biri de günümüze kadar gelen Aleviliktir. Alevilik, Hz. Ali’nin haklılığını savunan ve daha sonra oluşacak Ehl-i Beyt’ten gelen On İki İmam inanışına sahiptir.

12 İMAM,ALEVİLİK VE KIZILBAŞ
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

CS Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.