“Ölüm adın kalleş olsun”, şair Enver Gökçe’nin erken yaşta hayatını kaybeden aydın/çevirmen dostu Saffet Korkut için kaleme aldığı ünlü şiirin isyan dolu dizesidir. Bu dize, edebiyatımızda zamansız ve haksız ölümlerin ardından yazılan birçok köşe yazısı, inceleme ve makaleye ilham olmuştur. Bu konuda öne çıkan ve farklı platformlarda yayımlanan bazı önemli inceleme ve makaleler de var.

Küçük Prens değildi Berkin. O, bal gibi, hepimizin kefaretini taşıyan, hepimizin karasını yüzümüze çalan, bir aziz olarak aramızdan süzüldü gitti.
Yaşayacak hayatı vardı, izin vermedik, o hayatı elinden aldık. Biz utanalım!.
14 yaşında bir çocuğun ölümünü değersiz kılan gazetelerin buna haber değeri vermemeleri büyük bir utançtır.
Nazım Hikmet, ne hikmetse, ‘Ölüme Dair’ şiirinde, ‘Bir eski Acem şairi :/ ‘Ölüm âdildir’ – diyor,- / ‘aynı haşmetle vurur şahı fakiri’ derken bu görüşe inanmıyordu. Şiirin genel havasından bu görüşü kabullenmediği anlaşılıyor. Zaten bu sözleri de odasına dolan bazı ölülerle konuşurken söylemektedir.
Nitekim bir başka yerinde şiirin, ‘muharrir Ahmet Cemil’e: ‘Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. /Boşuna hiddet ediyorsunuz. / Biliyorum, / ölümün âdil olması için / hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz…’ dedirtecektir. Gene de Nâzım Hikmet’in ölüm konusundaki görüşleri ikirciklidir. Bir başka ve çok güzel şiirinde, ‘Bir akşamüstü/ oturup/ hapishane kapısında/ rubailer okuduk Gazalî’den’ diye başlayan şiirinde, Gazali’nin bir şiirinden alıntılar yaptıktan sonra onun ölüm konusundaki görüşlerine karşı büyümsenir ve kendisi gibi olduğunu sandığı, düşünmesini istediği karısına ‘Piraye Pirayende’sine ‘Sen sadece merhamet duyacaksın/ ‘ölümün karşısında onun/ ümitsiz yalnızlığı/ ve muhteşem korkusuna…’ der. Bir materyalist olarak Nâzım Hikmet ölüm karşısında yalnızlık, ümitsizlik ve korku duymaz.
Ama bu neyi değiştirir? Ölüm onun da kafasını kurcalamakta, onu da mutsuz etmektedir. Nitekim 1970’lerin o berbat ölüm yılları içinde Enver Gökçe çıkıp ölümle ilgili en doğru lafı etti, ‘ölüm adın kalleş olsun’ dedi. Ben öyle biliyorum, bu söz Gökçe’ye aittir sanıyorum.
Önceki gün Berkin Elvan’ın ardından yürüyen yüz binlerce insanı gördüğüm zaman değil, Elvan’ın 16 kiloya düşmüş ve çocukluktan bebekliğe inmiş koma bedeninin bu dünyadan ayrıldığı haberini duyduğumda, hayır Nâzım Hikmet’in ölümle boğuşan, materyalizmle mistisizm arasında çalkalanan zihnini düşünmedim, Gökçe’nin yalın kılıç mısraı, bir tren katarı gibi gürültülerle içimden geçiyordu.
Ben 1970’lerden geldim. Ölümün ne olduğunu galiba çok insandan daha iyi bilirim. 1975-80 arasında bu ülkede 5 bin genç öldürüldü. Kimin kimi öldürdüğünü çok iyi biliyorum. Ama ölüm ölümdür, ölen ölmüştür ve her ölüm yıkımdır. Hamamlarda boğulanlar, hapishane avlusunda dövülerek öldürülenler, pusularda kahpece kurşunlananlar oldu. Büyük kitlesel katliamlar yaşandı bu ülkede. Şehrin kapıları kapatıldı ve Maraş’ta, Çorum’da, Gazimahallesinde insanlar katledildi. Hayata Dönüş Operasyonunda insanlar öldürüldü. Madımak Otelinde insanlar yakıldı.
Ve hepsinden daha önemlisi nedir biliyor musunuz, her defasında, devlet bu şiddeti yaşatanları affetti, onları kahraman ilan etti. Çünkü o şiddeti kendisi gerçekleştiriyordu. Affettiği kendisiydi.
Devlet dünyanın her yerinde şiddet demektir. Devletin bir tanımı odur: meşru şiddet kullanma hakkına sahip yönetim. Ama Türkiye’de söz konusu olan devlet şiddeti değil. Yanılmayalım. Türkiye’de şiddet devleti esastır. Bu devlet yakar, yıkar, boğar, öldürür; başbakanından 24 yaşındaki, 18 yaşını doldurmamış gencine kadar herkesi gözünü kırpmadan asar. Bu devletin tarihi şiddetinin tarihidir. Hem de kaç türlüsünün… Bırakın insanları boğup, yakıp, öldürmesini, onları gazla, copla, toma’larla ezmesini. Bu devlet kaç kere kitap yakmadı mı, bir paragraf yazısından ötürü insanları bir ömür boyu hapse mahkûm etmedi mi, onları anadilinden mahrum bırakmadı mı?

Bugün yaşadıklarımız bütün bu tarihin bir özüdür. Kimse kimseden özür dilemediği için hesap sormaya kalkışmasın. O özür dilemeyenler, o acıma duygusu göstermeyenler, 14 yaşında bir çocuğun ölümünü ‘değersiz’ bulup, gazetelerinin birinci sayfasından haber yapmayanlar, sonunda bu şiddetin kurbanlarıdır.
Hiçbirimiz henüz Dostoyevski’nin ‘hepimiz herkese karşı sorumluyuz’ dediği noktaya gelmedik. Hâlâ hiçbirimizin hiçbir şeyden sorumlu olmadığını kanıtlamaya çalışıyoruz.
Hoşumuza gidiyorsa öyle diyelim ama hiç öyle Küçük Prens değildi Berkin. O, bal gibi, hepimizin kefaretini taşıyan, hepimizin karasını yüzümüze çalan, bir aziz olarak aramızdan süzüldü gitti.
Yaşayacak hayatı vardı, izin vermedik, o hayatı elinden aldık. Biz utanalım!.
Ölüm Adın Kalleş Olsun
doruklara vururken
çarparcasına yüreklerimizi
sen miydin ölüm
yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen
ihanet, pusu-pusat / hain
sorgusuz-yargısız kayıp
zindan duvarlarına çivili gülüşler
alnımız akı mavi yıldız düşü
kuğu boynundan asılı şarkılarımız
ip uçları kardelen
sen miydin ölüm sinsice gelen
koptu kopacak fırtınaydık
bütün düşlerimiz yarım
nereden essek tufan olurduk
ve nar çiçeği umut
bir zamansız bozgun
ölüm sen miydin
taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz
o karanfilleri beşer onar yolan
ölüm sen miydin
sürek avcısı
ceylan sekişlerini kıran
ah sen miydin ölüm
anamın bağrına kara taşlar vuran
ah sürgünlüğüm benim
hasretine tutunduğum sığınağım
bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım
ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli
çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm
beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi
ciğerlerime çekip sakladığım
sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan
doruklara vururken
çarparcasına yüreklerimizi
sen miydin ölüm
yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen
ihanet, pusu-pusat / hain
sorgusuz-yargısız kayıp
zindan duvarlarına çivili gülüşler
alnımız akı mavi yıldız düşü
kuğu boynundan asılı şarkılarımız
ip uçları kardelen
sen miydin ölüm sinsice gelen
koptu kopacak fırtınaydık
bütün düşlerimiz yarım
nereden essek tufan olurduk
ve nar çiçeği umut
bir zamansız bozgun
ölüm sen miydin
taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz
o karanfilleri beşer onar yolan
ölüm sen miydin
sürek avcısı
ceylan sekişlerini kıran
ah sen miydin ölüm
anamın bağrına kara taşlar vuran
ah sürgünlüğüm benim
hasretine tutunduğum sığınağım
bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım
ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli
çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm
beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi
ciğerlerime çekip sakladığım
sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan
kara şifreli Eylül direşkenliğim
kanayan düşler aydınlığım
koparıp beynimden satır satır
alınteriyle sunulan kitapları yaktılar
zulüm ar gelirken
sen miydin ölüm bize yar gelen
ve kadınlar…
ille de o kadınlar
“olmak ya da olmamak”
çelişkisinin çelikleştirdiği
güneşe gün doğuran kadınlar
düşünce savaşının “sıra nefer”leri
sürgün düşmeye gör
o çıyan ölüm
koparır yerinden yüreği
bilinmez yaşadıklarımız
dağlar içimizde yücelir
kül yortusu
kan tortusu
kıvılcım ateştir telleri yüreğimizin
ve matem yasak!
başımıza kadar sevda
halaya durun dostlar
her meydanda
tırnak izleri kazılı onların
ağıttır adları
destanlarımızda
yalnız onların türküleri yazılı
heeyy be ölüm
yaşamak hakkı başımız tacı
umut sarısı buğday başakları
saçların senin
sana selam olsun
rahat uyu yürekli kadın…
Mayıs 2003
Eylül Tuna



