1. Haberler
  2. Anne - Çocuk
  3. ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN

ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Ölüm adın kalleş olsun”, şair Enver Gökçe’nin erken yaşta hayatını kaybeden aydın/çevirmen dostu Saffet Korkut için kaleme aldığı ünlü şiirin isyan dolu dizesidir. Bu dize, edebiyatımızda zamansız ve haksız ölümlerin ardından yazılan birçok köşe yazısı, inceleme ve makaleye ilham olmuştur. Bu konuda öne çıkan ve farklı platformlarda yayımlanan bazı önemli inceleme ve makaleler de var.

Küçük Prens değildi Berkin. O, bal gibi, hepimizin kefaretini taşıyan, hepimizin karasını yüzümüze çalan, bir aziz olarak aramızdan süzüldü gitti.

Yaşayacak hayatı vardı, izin vermedik, o hayatı elinden aldık. Biz utanalım!.

14 yaşında bir çocuğun ölümünü değersiz kılan gazetelerin buna haber değeri vermemeleri büyük bir utançtır.

Nazım Hikmet, ne hikmetse, ‘Ölüme Dair’ şiirinde, ‘Bir eski Acem şairi :/ ‘Ölüm âdildir’ – diyor,- / ‘aynı haşmetle vurur şahı fakiri’ derken bu görüşe inanmıyordu. Şiirin genel havasından bu görüşü kabullenmediği anlaşılıyor. Zaten bu sözleri de odasına dolan bazı ölülerle konuşurken söylemektedir.

Nitekim bir başka yerinde şiirin, ‘muharrir Ahmet Cemil’e: ‘Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. /Boşuna hiddet ediyorsunuz. / Biliyorum, / ölümün âdil olması için / hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz…’ dedirtecektir. Gene de Nâzım Hikmet’in ölüm konusundaki görüşleri ikirciklidir. Bir başka ve çok güzel şiirinde, ‘Bir akşamüstü/ oturup/ hapishane kapısında/ rubailer okuduk Gazalî’den’ diye başlayan şiirinde, Gazali’nin bir şiirinden alıntılar yaptıktan sonra onun ölüm konusundaki görüşlerine karşı büyümsenir ve kendisi gibi olduğunu sandığı, düşünmesini istediği karısına ‘Piraye Pirayende’sine ‘Sen sadece merhamet duyacaksın/ ‘ölümün karşısında onun/ ümitsiz yalnızlığı/ ve muhteşem korkusuna…’ der. Bir materyalist olarak Nâzım Hikmet ölüm karşısında yalnızlık, ümitsizlik ve korku duymaz.

Ama bu neyi değiştirir? Ölüm onun da kafasını kurcalamakta, onu da mutsuz etmektedir. Nitekim 1970’lerin o berbat ölüm yılları içinde Enver Gökçe çıkıp ölümle ilgili en doğru lafı etti, ‘ölüm adın kalleş olsun’ dedi. Ben öyle biliyorum, bu söz Gökçe’ye aittir sanıyorum.

Önceki gün Berkin Elvan’ın ardından yürüyen yüz binlerce insanı gördüğüm zaman değil, Elvan’ın 16 kiloya düşmüş ve çocukluktan bebekliğe inmiş koma bedeninin bu dünyadan ayrıldığı haberini duyduğumda, hayır Nâzım Hikmet’in ölümle boğuşan, materyalizmle mistisizm arasında çalkalanan zihnini düşünmedim, Gökçe’nin yalın kılıç mısraı, bir tren katarı gibi gürültülerle içimden geçiyordu.

Ben 1970’lerden geldim. Ölümün ne olduğunu galiba çok insandan daha iyi bilirim. 1975-80 arasında bu ülkede 5 bin genç öldürüldü. Kimin kimi öldürdüğünü çok iyi biliyorum. Ama ölüm ölümdür, ölen ölmüştür ve her ölüm yıkımdır. Hamamlarda boğulanlar, hapishane avlusunda dövülerek öldürülenler, pusularda kahpece kurşunlananlar oldu. Büyük kitlesel katliamlar yaşandı bu ülkede. Şehrin kapıları kapatıldı ve Maraş’ta, Çorum’da, Gazimahallesinde insanlar katledildi. Hayata Dönüş Operasyonunda insanlar öldürüldü. Madımak Otelinde insanlar yakıldı.

Ve hepsinden daha önemlisi nedir biliyor musunuz, her defasında, devlet bu şiddeti yaşatanları affetti, onları kahraman ilan etti. Çünkü o şiddeti kendisi gerçekleştiriyordu. Affettiği kendisiydi.

Devlet dünyanın her yerinde şiddet demektir. Devletin bir tanımı odur: meşru şiddet kullanma hakkına sahip yönetim. Ama Türkiye’de söz konusu olan devlet şiddeti değil. Yanılmayalım. Türkiye’de şiddet devleti esastır. Bu devlet yakar, yıkar, boğar, öldürür; başbakanından 24 yaşındaki, 18 yaşını doldurmamış gencine kadar herkesi gözünü kırpmadan asar. Bu devletin tarihi şiddetinin tarihidir. Hem de kaç türlüsünün… Bırakın insanları boğup, yakıp, öldürmesini, onları gazla, copla, toma’larla ezmesini. Bu devlet kaç kere kitap yakmadı mı, bir paragraf yazısından ötürü insanları bir ömür boyu hapse mahkûm etmedi mi, onları anadilinden mahrum bırakmadı mı?

Bugün yaşadıklarımız bütün bu tarihin bir özüdür. Kimse kimseden özür dilemediği için hesap sormaya kalkışmasın. O özür dilemeyenler, o acıma duygusu göstermeyenler, 14 yaşında bir çocuğun ölümünü ‘değersiz’ bulup, gazetelerinin birinci sayfasından haber yapmayanlar, sonunda bu şiddetin kurbanlarıdır.

Hiçbirimiz henüz Dostoyevski’nin ‘hepimiz herkese karşı sorumluyuz’ dediği noktaya gelmedik. Hâlâ hiçbirimizin hiçbir şeyden sorumlu olmadığını kanıtlamaya çalışıyoruz.

Hoşumuza gidiyorsa öyle diyelim ama hiç öyle Küçük Prens değildi Berkin. O, bal gibi, hepimizin kefaretini taşıyan, hepimizin karasını yüzümüze çalan, bir aziz olarak aramızdan süzüldü gitti.

Yaşayacak hayatı vardı, izin vermedik, o hayatı elinden aldık. Biz utanalım!.

Ölüm Adın Kalleş Olsun

doruklara vururken

çarparcasına yüreklerimizi

sen miydin ölüm

yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen

ihanet, pusu-pusat / hain

sorgusuz-yargısız kayıp

zindan duvarlarına çivili gülüşler

alnımız akı mavi yıldız düşü

kuğu boynundan asılı şarkılarımız

ip uçları kardelen

sen miydin ölüm sinsice gelen

koptu kopacak fırtınaydık

bütün düşlerimiz yarım

nereden essek tufan olurduk

ve nar çiçeği umut

bir zamansız bozgun

ölüm sen miydin

taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz

o karanfilleri beşer onar yolan

ölüm sen miydin

sürek avcısı

ceylan sekişlerini kıran

ah sen miydin ölüm

anamın bağrına kara taşlar vuran

ah sürgünlüğüm benim

hasretine tutunduğum sığınağım

bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım

ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli

çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm

beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi

ciğerlerime çekip sakladığım

sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan

doruklara vururken

çarparcasına yüreklerimizi

sen miydin ölüm

yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen

ihanet, pusu-pusat / hain

sorgusuz-yargısız kayıp

zindan duvarlarına çivili gülüşler

alnımız akı mavi yıldız düşü

kuğu boynundan asılı şarkılarımız

ip uçları kardelen

sen miydin ölüm sinsice gelen

koptu kopacak fırtınaydık

bütün düşlerimiz yarım

nereden essek tufan olurduk

ve nar çiçeği umut

bir zamansız bozgun

ölüm sen miydin

taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz

o karanfilleri beşer onar yolan

ölüm sen miydin

sürek avcısı

ceylan sekişlerini kıran

ah sen miydin ölüm

anamın bağrına kara taşlar vuran

ah sürgünlüğüm benim

hasretine tutunduğum sığınağım

bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım

ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli

çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm

beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi

ciğerlerime çekip sakladığım

sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan

kara şifreli Eylül direşkenliğim

kanayan düşler aydınlığım

koparıp beynimden satır satır

alınteriyle sunulan kitapları yaktılar

zulüm ar gelirken

sen miydin ölüm bize yar gelen

ve kadınlar…

ille de o kadınlar

“olmak ya da olmamak”

çelişkisinin çelikleştirdiği

güneşe gün doğuran kadınlar

düşünce savaşının “sıra nefer”leri

sürgün düşmeye gör

o çıyan ölüm

koparır yerinden yüreği

bilinmez yaşadıklarımız

dağlar içimizde yücelir

kül yortusu

kan tortusu

kıvılcım ateştir telleri yüreğimizin

ve matem yasak!

başımıza kadar sevda

halaya durun dostlar

her meydanda

tırnak izleri kazılı onların

ağıttır adları

destanlarımızda

yalnız onların türküleri yazılı

heeyy be ölüm

yaşamak hakkı başımız tacı

umut sarısı buğday başakları

saçların senin

sana selam olsun

rahat uyu yürekli kadın…

Mayıs 2003

Eylül Tuna

ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

CS Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.