Rabıta
Rabıta örgütü, resmi adıyla Dünya İslam Birliği (Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî), 1962 yılında Mekke merkezli olarak Suudi Arabistan hükümeti tarafından kurulan uluslararası İslami bir sivil toplum kuruluşudur. Tasavvuftaki “rabıta” kavramından farklı olarak, jeopolitik ve dinî etki alanını genişletmeyi amaçlayan resmi bir fonlama ve organizasyon yapısıdır.

Resmi veya uluslararası hukuk sistemlerinde Rabıta (Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî / İslam Dünyası Birliği), yasal olarak kurulmuş uluslararası bir İslam teşkilatıdır ve doğrudan silahlı terör örgütü olarak tanınmamıştır. Ancak Türkiye’deki siyasi tarihte ve kamuoyunda (özellikle Uğur Mumcu’nun çalışmaları gibi araştırmacı gazetecilik dosyalarında) dini, ideolojik ve finansal faaliyetleri nedeniyle sert eleştirilere ve tartışmalara konu olmuştur
Uğur Mumcu (22 Ağustos 1942, Kırşehir – 24 Ocak 1993, Ankara), Türk gazeteci, araştırmacı ve yazar.
24 Ocak 1993’te Ankara‘da Karlı Sokaktaki evinin önünde arabasına konulan bombanın patlaması nedeniyle suikast sonucu öldü.

Ailesi
Annesi Nadire Mumcu, babası tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Mumcu’dur. Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 tarihinde Kırşehir‘de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu.
Eşi Şükran Güldal Mumcu (Homan) ile olan evliliğinden bir oğlu (Özgür Mumcu) ve bir kızı (Özge) olmuştur.
Uğur Mumcu anısına ailesi tarafından Ekim 1994’te “Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı” adında bir vakıf kurulmuştur.
Eşi Şükran Güldal Mumcu, 23. Dönem TBMM’ye İzmir milletvekili olarak girmiş ve 10 Ağustos 2007 – 7 Haziran 2015 tarihleri arasında TBMM başkanvekilliği görevini yürütmüştür.
Ağabeyi ve İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ceyhan Mumcu’nun Uğur Mumcu ile ilgili röportajlarının bir kısmı “Kardeşim Uğur Mumcu” adıyla bir kitapta toplanmıştır.

Eğitim yaşamı
İlköğretimi Ankara Devrim İlkokulunda ve ortaöğretimi Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinde okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. 1961’de avukat olmak üzere başladığı üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1965’te tamamladı. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü‘nü aldı. 1963’te fakültede öğrenci derneği başkanı seçildi. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta‘nın asistanı olarak çalıştı.

Askerlik dönemi
Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, 12 Mart döneminde, bir yazısında kullandığı, “Ordu uyanık olmalı.” sözleriyle “orduya hakaret etmek” ve “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alındı. Mamak Askerî Cezaevi‘nde pek çok aydınla birlikte bir yıla yakın kalan Mumcu, bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkûm edildi. Fakat bu karar Yargıtay tarafından bozuldu ve Mumcu serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra askerliğini yedek subay olarak yapması gerektiği hâlde 1972-1974 yılları arasında Ağrı‘nın Patnos ilçesinde, resmî tanımıyla “sakıncalı piyade eri” olarak askerliğini tamamladı. Patnos’ta ağır koşullar altında askerliğini yaparken zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi.
Gazetecilik hayatı
Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975’ten itibaren Cumhuriyet’te “Gözlem” başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansında çalışmaktaydı. 1975 Mart’ında makalelerinden oluşan “Suçlular ve Güçlüler” adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl, Altan Öymen‘le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel‘in yeğeni Yahya Demirel‘in hayalî mobilya ihracatını konu edinen “Mobilya Dosyası” adlı kitabı yayımlandı.
1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. “Gözlem” başlıklı köşesinde 1991 yılının kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977’de “Sakıncalı Piyade” ve “Bir Pulsuz Dilekçe” kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, “Sakıncalı Piyade” adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu‘nda tam 700 kere sahneledi. 1978’de ise ünlülerin yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı “Büyüklerimiz” yayımlandı.
Uğur Mumcu, Londra’da BBC Türkçe için Nuri Çolakoğlu ve Ayça Abakan’ın konuğu olduğu bir röportajda siyasi görüşünü şu sözlerle açıkladı:
Türkiye’de 12 Eylül 1980 Darbesi’ne giden süreçte yaşananları eleştirdi. Türkiye’de terör olaylarının artması nedeniyle 1979 yılında, 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı “Çıkmaz Sokak”ı yayımladı. 7 Mart 1980 tarihinde yayımladığı yazısında anarşi ve terör ortamını şu sözlerle eleştirdi:
12 Eylül 1980 Darbesi‘ni “yağmurun yağması gibi doğal bir olay” olarak tanımladı.[5] Darbeden birkaç gün sonra, 17 Eylül 1980 günü yazdığı yazıda ise 12 Mart dönemini değerlendirerek Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimlerin banka soyma, adam kaçırma, fidye isteme gibi eylemlerini “bireysel terör“ olarak tanımladı ve geçmişten ders alınması gerektiğini ifade etti. Mumcu, aynı yazısında, “adam öldüren, cinayet işleyen solculuğun hainlik, katillik ve halk düşmanlığı” olduğunu yazdı.[6] 1 Temmuz 1983 tarihinde yayımladığı yazısındaysa, “12 Eylül’ün Türkiye’yi bir iç savaş tehlikesinden kurtardığını, bunu açıkça kabul ve ilan etmeden hiçbir soruna çözüm bulma olanağının olmadığını, bunun nesnel bir gerçek ve somut bir olgu olduğunu” savundu.
1981’de terörün silah kaçakçılığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak için yazdığı “Silah Kaçakçılığı ve Terör” yayımlandı. Aynı yıl, Mehmet Ali Ağca‘nın Papa‘yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı.
1982’de “Ağca Dosyası”, ardından “Terörsüz Özgürlük” adlı makale derlemesi yayımlandı. 1982 Anayasası‘nı eleştirdi. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1984 yılında Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından T.C. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan Aydınlar Dilekçesinin hazırlanmasına katıldı. 12 Eylül döneminde aydınlara yapılanları anlatan “Sakıncasız” adlı oyunu yazdı, “Papa-Mafya-Ağca” kitabını yayımladı.
1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen “Rabıta” ve “12 Eylül Adaleti” kitaplarını, 1991’de de en önemli araştırmalarından biri olan “Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925” kitabını yayımladı.
1991 yılında İlhan Selçuk ve yaklaşık seksen Cumhuriyet gazetesi çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat – 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde yazdı, Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992’de Cumhuriyet‘e döndü.
PKK‘yı, “şiddet yoluyla sonuç almak isteyen bir Kürt milliyetçisi terör örgütü” olarak tanımladı.[8] PKK’nın yaptığı katliamlara tepki vermeyen derneklere, gazetelere vb. tepki gösterdi. İnsan Hakları Derneği de Mumcu’nun eleştirdiği oluşumlardan biri oldu.
7 Ocak 1993 tarihinde “Mossad ve Barzani” isimli bir yazı yazdı. Bu yazısında Barzani Aşireti, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değindi ve yazısını şöyle bitirdi:
“Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”
8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Ültimatom” başlıklı yazısında ise yakında yayımlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazdı.

Ağabeyi ve İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ceyhan Mumcu, suikasttan önce Uğur Mumcu’nun İsrail elçisiyle görüşme yaptığını basına gönderdiği açıklamada yazmıştı.
Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktaydı. Öldürülme sebebi olarak Abdullah Öcalan‘ın bir müddet Millî İstihbarat Teşkilatı için çalıştığı iddiasını araştırması iddia edilmektedir.
Suikast
Uğur Mumcu’nun 29. ölüm yıl dönümündeki mezarı.
Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te Ankara’da Karlı Sokak’taki evinin önünde, arabasına konan C-4 tipi plastik bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek öldü.[11] Suikastın hemen ardından olay yerinde inceleme yapan uzmanların hiçbir delil bulamadığı, patlamayla etrafa dağılan ve cımbızla toplanması gereken delillerin ise süpürgeyle süpürüldüğü iddia edilmiştir. Suikastı; İslami Hareket Cephesi, İBDA-C, Hizbullah gibi örgütler üstlendi.[13] Suikastın arkasında Mossad‘ın ve kontrgerillanın olduğu da iddia edildi. Ergenekon Davası sanıklarından Ümit Oğuztan, iddianamede yer alan ifadesinde, Mumcu’nun, seri numarası silinmiş ve Kürdistan Demokratik Partisi lideri Celal Talabani‘ye götürülen silahlarla ilgili araştırması nedeniyle öldürüldüğünü iddia etti.[13] Bununla beraber ağabeyi Ceyhan Mumcu, kendi yaptığı araştırmada ölümüne yakın bir süre içerisinde Mossad ve Barzani ilişkisi ortaya çıkınca İsrail Büyükelçisinin ısrarla kardeşi Mumcu’yla bire bir olarak görüşmek istediğini ancak Uğur Mumcu’nun tek görüşmeyi kabul etmemesine rağmen görüşmenin yapıldığını belirtti.[14] Ayrıca suikast öncesinde Uğur Mumcu, “Kürt Dosyası” başlıklı kitabını yazmaktaydı. Bu kitabında PKK‘nın ortaya çıkışını, Kürt ayaklanmalarını, Öcalan’ın aldığı dış desteği ve Barzani-İsrail-Öcalan ilişkisini incelemekteydi. Kitabını bitiremeden ölmüştür. Suikasttan sonra Mumcu’nun ailesini ziyaretleri sırasında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, “cinayeti çözmenin devletin namus borcu olduğunu” belirterek âdeta namus sözü verdiler. Suikastın failleri ise yakalanamadı.[13] Mumcu’nun kızı Özge Mumcu, 28 Şubat belgeseline yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Her siyasi cinayet sonrası olduğu gibi, ‘Mutlaka çözülecektir. Kanı yerde kalmaz. Namus borcudur.’ sözleriyle yaklaştılar ve hani Demirel’inden -o dönemin başbakanıydı-, içişleri bakanı İsmet Sezgin’di, Erdal İnönü başbakan yardımcısıydı. Hepsi ‘namus borcu sözü’ verdiler. Cenazede, olay yerine geldiklerinde, hepsi… Ama namus borçlarını yerine getiremediler.
Uğur Mumcu’nun Rabıta adlı araştırması, Suudi Arabistan merkezli İslamî örgütlenme ve fonların Türkiye’deki dinî ve siyasi yapı üzerindeki etkilerini belgeleriyle inceleyen 1987 tarihli ünlü bir araştırmacı gazetecilik eseridir. Bu çalışma, yazarın Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü’nü kazanmasını sağlamıştır.
Kitabın Ana Konusu ve İçeriği
Finansal İlişkiler: Suudi Arabistan merkezli Rabıta el-Alem el-İslami (İslam Dünyası Rabıtası) örgütünün yurt dışındaki din görevlilerine ve Türkiye’deki bazı faaliyetlere para akıttığını belgeler
Devlet ve Din Görevlileri: Türkiye’den yurt dışına gönderilen din görevlilerinin maaşlarının bir kısmının bu Suudi örgütü tarafından karşılanması gibi iddiaları ve olayları gün ışığına çıkarır.
Tarikat ve Siyaset Bağlantısı: Din ve devlet işleri, tarikat örgütlenmeleri ve uluslararası sermayenin Türkiye

siyasetindeki kesişim noktalarını irdefler.
Önemli Detaylar
Yayın Yılı: İlk kez 1987 yılında yayımlanmıştır.
Ödül: 1987 Sedat Simavi Ödülleri’nde gazetecilik dalında ödül kazanmıştır.
Araştırma Metodu: Olayları iddiadan öte resmi belgeler, yazışmalar ve kanıtlar üzerine kurarak Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin en önemli örneklerinden biri olmuştur.
Gazeteci Uğur Mumcu bundan 30 yıl önce, 24 Ocak 1993 sabahı evinin önündeki aracına konan bombayla öldürülmemiş olsaydı o gün Cumhuriyet gazetesinde masasının başına geçip acaba ne yazacaktı? Evet, bir süre önce İran, uyuşturucu, PKK bağlantısı iddialarına dair yazacakları olduğunu söylemişti. Ama o gün muhtemelen Başbakan Süleyman Demirel’in Müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanıp 24 Ocak 1980’de ilan edilen Ekonomik İstikrar Programının nasıl ancak 12 Eylül 1980’de Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğündeki askeri darbe sonrasında uygulama imkânı bulduğu üzerine yazacaktı.
O dönem muhalefetteki CHP’nin lideri olan Bülent Ecevit, 24 Ocak kararlarının ancak “süngü zoruyla” uygulanabileceğini söylemişti. Askeri darbe sadece Demirel’in MHP ortaklığındaki Adalet Partisi (AP) hükümetini değil, TBMM’ni, siyasi partileri, Anayasayı, sendikaları, dernekleri de devreden çıkarmış, sadece Özal’ın Başbakan Yardımcısı olarak devam ettiği darbe hükümeti 24 Ocak kararlarını uygulayabilmişti.

Mumcu tehlikeyi görmüştü
İlk icraatı ABD’nin talebi uyarıca Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne izin vermek olan 12 Eylül askeri darbesi solu ezmiş, devletin kapılarını siyasi İslamcı cemaatlere açmıştı. Üstelik bunu Mustafa Kemal Atatürk’ün gölgesine sığınarak ve cumhuriyetçilik, laiklik kisvesi altında yaptılar. Fethullah Gülen Cemaatinden Özal’ın da yolunun geçtiği İskenderpaşa Cemaatine dek siyasi İslamcı çevrelerin devlet kademelerinde yükselişi böyle başladı. Kilit adımlardan birisi 12 Eylül’ün askeri yönetimin din derslerini zorunlu hale getirmesiydi. Mumcu sık sık bunu gündeme taşıyordu.
Mumcu tezgâhı görmüştü. Bence en önemli kitabı “Rabıta”dır. ABD-Suudi petro-dolarların nasıl komünizmle mücadele kisvesi altında Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden çevre coğrafyaya dağıtılıp adım adım ilerlendiğini yazıyordu.
Bir süre önce yayınladığım “Meraklısı İçin Darbeler Kitabı”nda hem 12 Eylül’ün ABD ve Cemaatler bağlantılarını hem de 1993 yılının Türkiye’deki yerleşik sistemin kendini sürdürebilmek için “kendisine darbe”, ya da gizli darbe olduğunu anlatmaya çalıştım.
Mumcu cinayeti 1993 gizli darbesinin, sitemin kendisine darbesinin daha başlangıcındaki dönüm noktalarındandı.
1993 gizli darbesi
1993’teki tartışmalı ölüm ve cinayetler 5 Ocak’ta Maliye Bakanı Adnan Kahveci yanlışlıkla devam eden yol inşaatına saptığı kazda öldü. Kahveci’nin Özal’ın aklındaki Kürt siyasetine çalışanlardan olduğu konuşuluyordu.
24 Ocak’ta Mumcu öldürüldü. Cinayeti hem İBDA-C Hizbullah üstlendi. Eşi Güldal Mumcu, Mehmet Ağar’ın kendisine devletin cinayeti çözdüğü ancak açıklayamayacağı imasıyla “Tuğla çekilirse duvar yıkılır” dediğini açıkladı. Aradan 30 yıl geçti, katil hala bulunamadı, cinayet dosyası açık.
17 Şubat’ta Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’i Diyarbakır’a taşıyan uçak, Ankara’da havalanmasından kısa süre sonra düştü, Bitlis öldü. Bitlis’in Özal’ın Kürt politikası çalışma ekibinde olduğu konuşuluyordu.
18 Şubat’ta Doğu Perinçek yönetimindeki “2000’e Doğru” dergisinin Diyarbakır Temsilcisi Halit Güngen öldürüldü. Bir gün önce “Hizbullah, Çevik Kuvvet Merkezinde eğitiliyor” haberini yayınlamıştı.
24 Şubat’ta hükümet Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi’nin itibarının iade edildiğini duyurdu.
5 Mart’ta Ankara’da Türkiye ile Azerbaycan arasında Bakü-Ceyhan Petrol Boru hattı protokolü imzalandı; anlaşma Mayıs’ın son haftası Bakü’de imzalanacaktı.
Mumcu, Özal, Bakü, Madımak, Başbağlar 15 Mart’ta PKK lideri Abdullah Öcalan, Celal Talabani’nin aracılığında Lübnan’ın Bekaa Vadisinde “Bir aylık ateşkes ilan etti.
16 Nisan’da Öcalan yanında Ahmet Türk olduğu halde ateşkesi bir ay daha uzattığını duyurdu. Bir gün önce Cumhurbaşkanı Özal ağır bir gut krizi ardından çıktığı 11 günlük Orta Asya seyahatinden dönmüştü.
17 Nisan’da Özal’ın sabah sporu yaparken geçirdiği kalp krizi sonrası öldüğü açıklandı. Oğlu Ahmet Özal’a göre seyahatin Aşkabat durağında kendisine “Türkiye’ye döneceğim, PKK ve Kürt meselesini bitireceğim” demişti.
16 Mayıs’ta Özal yerine Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçildi.
24 Mayıs’ta Bingöl-Elâzığ arasında PKK tarafından pusuya düşürülen 33 silahsız er öldürüldü. Fiili ateşkes sona erdi.
18 Haziran’da Azerbaycan’da askeri darbeyle devrilen Ebulfez Elçibey’in yerine geçen Haydar Aliyev Bakü-Ceyhan protokolünü iptal etti. Anlaşma, 1999’da Öcalan’ın MİT-CIA işbirliğiyle yakalanması ardından Bakü-Tiflis-Ceyhan rotasıyla yenilenecekti.
Şiddet sarmalı
2 Temmuz’da Pir Sultan Şenliği için Sivas’a giden sanatçı ve yazarların kaldığı Madımak Oteli siyasi İslamcıların protesto kuşatması altında yakıldı; 37 kişi öldürüldü.
5 Temmuz’da Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin Başbağlar köyünü basan PKK militanları 33 kişiyi öldürdü.
Yetmiyor mu? O zaman 4 Eylül’de DEP (bugünkü HDP’nin öncülü) Milletvekili Mehmet Sincar’ın Batman’da Hizbullah tarafından öldürülmesiyle başlayan faili meçhul cinayetler dönemini ekleyebilirsiniz. (HDP eş başkanı Pervin Buldan’ın eşi Savaş Buldan da o cinayetler serisi içinde 3 Haziran 1994’te öldürülecekti.) Ayrıca bu şiddet sarmalına 22 Ekim 1993’te Lice de karargâh binası önünde, uzaktan dürbünlü tüfekle öldürülen ve Bitlis’in “reformist” ekibinden bilinen Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı da ekleyebilirsiniz.
Mumcu cinayeti hem bu şiddet sarmalının hem de 1993 gizli darbesinin, yerleşik düzenin kendisini yeniden üretmek için kendisine müdahalesinin bir parçasıydı.
Kendine darbe, ya da Bonapartist darbe
Kavram siyasi tarihe Fransız Cumhuriyetinin başında bulunan Napoleon Bonaparte’ın (Fransız Devrimi takvimine göre 18 Brumaire, bugünkü takvime göre) 9 Kasım 1799’da parlamentoya yaptığı darbeyle kendisini İmparator ilan etmesiyle girmiş. Yani Napolyon kendi sistemini yeniden üretim gücü tek başına ele geçirmek için “kendisine” darbe yapmış.
Bunu başka örnekleri de sayılır. Örneğin Yunanistan’da 17 Ağustos 1917’de Başbakan Elefteros Venizelos’un Selanik’te çıkan olayları gerekçe göstererek yetkilerini artırması, yürütme gücünü tek başına alinde toplaması da “kendine darbe” sayılır. Bunun sonucunda Yunan hükümeti Kral’ın itirazını dinlemeyerek İngiltere’nin dolduruşuyla 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkacak, bu da Türk İstiklal Savaşını başlatacaktı.
Türkiye’deki 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’da yürütme gücünü tek başına elinde toplayan bir halk oylamasına gitmiştir ama bu durumda Erdoğan iktidarını yıkmak isteyen, Fethullah Gülen örgütünün mızrak ucu olduğu bir başka oluşum söz konusudur.
1993 öyle değildi.
1993’te düzen kendini yeniden üretti
1990’da 21 Kasım 1990’da Paris’te imzalanan Avrupa Konvansiyonel Kuvvet İndirimi Anlaşması Sovyetler Birliğinin çöküşünden hemen önce Avrupa güvenlik mimarisini şekillendiriyordu. Bu anlaşmayla NATO’nun cephe gerisi gizli örgütlenmesi sayılan ve İtalya’daki adıyla Gladio diye bilinen yarı-askeri kontr-gerilla örgütlerini de dağıttı. Ayrıntıları “İyi Günler Bay Başkan – Körfez Savaşı’nda Özal-Bush Görüşmeleri” kitabında ver. NATO ülkeleri içinde bu anlaşmadan ayrı tutulan tek bölge, Mersin limanından başlayıp Hakkari’de İran-Irak sınırına kadar uzanan Türkiye’nin güney ve güneydoğusu oldu. Türkiye’nin gerekçesi sürmekte olan Irak savaşı ve PKK’nın terör eylemleri oldu; bu da kabul gördü.
Ayrıntılarını “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı“nda yazdım, meraklıları okuyabilir. Diğer NATO üyelerindeki Gladiolar en azından görünüşte dağıtılırken Türkiye’nin Glaidosu Ergenekon (Ergenekon davalarından söz etmiyoruz) devam etti. Varlık nedeni PKK ve komşu İran, Irak ve Suriye’deki Batı’yı tehdit eden istikrarsızlıklar olmuştu.

Türkiye’de düzenin Soğuk Savaş sonrası “komünizm tehdidi” ortadan kalktıktan sonra da değişmeden devamı, kendisini yeniden üretmesi ve dolayısıyla hep bir düşmanın varlığı gerekiyordu.
SAYGILARIMLA



