Bir ülkede vahşet yalnızca sokakta yaşanmıyorsa, mahkeme salonlarına, televizyon ekranlarına, Meclis kürsülerine ve gazete manşetlerine kadar taşınmışsa; artık vahşetten değil, bir vahşet düzeninden söz etmek gerekir.
AntoninArtaud, tiyatroyu seyirciyi huzursuz edecek bir alan olarak tasarlamıştı. “Vahşet Tiyatrosu” dediği şey, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi sadece kan, işkence ve fiziksel şiddet değildi. Artaud’nun vahşeti, insanın yüzüne gerçeği çarpmanın vahşetiydi.
Bugün ise gerçek, yüzümüze çarpmıyor.
Çünkü gerçek önce dövülüyor, sonra gözaltına alınıyor, ardından mahkemeye çıkarılıyor ve nihayetinde kamuoyuna “başka türlü” anlatılıyor.
Çağımızın distopyası tam da burada başlıyor.
Eskiden distopya romanlarında devlet, yurttaşının evine kamera yerleştirirdi. Bugün insanlar kendi ceplerinde taşıyor kamerayı. Eskiden iktidarlar kitapları yakardı. Bugün kitabı yakmaya bile gerek kalmadı; okumayan, sorgulamayan, hafızası her gün yeniden formatlanan bir toplum yaratmak daha kullanışlı.
Orwell’in “Büyük Birader”i insanları izliyordu.
Bizim çağımızda ise insanlar birbirlerini ihbar etmeye, birbirlerini linç etmeye ve birbirlerinin hayatlarını gönüllü olarak teşhir etmeye teşvik ediliyor.
Huxley’in dünyasında insanlar haz yoluyla yönetiliyordu.
Bizim dünyamızda ise korku ve haz aynı fabrikada üretiliyor.
Bir yanda geçim derdi, işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik; diğer yanda ekranlardan pompalanan tüketim arzusu, magazin, milliyetçilik, kutuplaşma ve bitmeyen “gündem”.
İnsan düşünmeye fırsat bulamıyor.
Zaten distopyaların en büyük başarısı insanları susturmak değildir.
Onları sürekli konuşturarak hiçbir şey söyleyemez hale getirmektir.
Her gün yeni bir skandal.
Her gün yeni bir operasyon.
Her gün yeni bir düşman.
Her gün yeni bir “beka meselesi”.
Ve her gün biraz daha unutturulan eski gerçekler.
Toplumun hafızası artık siyasi iktidarların en büyük savaş alanıdır. Çünkü geçmişini hatırlayan bir toplum hesap sorar. Hesap soran toplum ise yönetilmesi zor bir toplumdur.
Bu nedenle distopyanın ilk işi hafızayı öldürmektir.
Dün söylenen bugün inkâr edilir.
Bugün kutsanan yarın hain ilan edilir.
Dün “milli irade” denilen şey, yarın uygun sonuç vermediğinde “manipülasyon” olur.
Hukuk ise çoğu zaman teraziyi tutan kör kadın olmaktan çıkarılıp, siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre yön değiştiren bir dekor unsuruna dönüştürülür.
İşte burada tiyatro başlar.
Mahkemeler vardır ama adalet tartışmalıdır.
Seçimler vardır ama eşitlik tartışmalıdır.
Gazeteler vardır ama gazetecilik tartışmalıdır.
Parlamentolar vardır ama temsil tartışmalıdır.
Bütün kurumlar yerli yerindedir.
Dekor mükemmeldir.
Fakat oyun değişmiştir.
Distopyanın en sofistike biçimi budur zaten: Kurumları ortadan kaldırmadan işlevsizleştirmek. Kelimeleri yasaklamadan anlamlarını boşaltmak. İnsanları susturmadan korkuyla kendi kendilerini sansürlemelerini sağlamak.
Bugünün otoriterliği, eski diktatörlüklerin kaba saba yöntemlerine her zaman ihtiyaç duymaz.
Kapıya gece yarısı gelen postalların yerini bazen sabah gelen bir soruşturma haberi alır.
Hapishane duvarlarının yerini işini kaybetme korkusu alır.
Sansür memurunun yerini sosyal medya orduları alır.
Ve en önemlisi, bütün bunlar olurken ekranda hayat devam eder.
Yemek programları.
Yarışmalar.
Diziler.
Reklamlar.
İndirim günleri.
Bir ülkede insanlar adalet ararken aynı anda televizyonlarda “hangi ünlü kiminle evlendi?” tartışılıyorsa, iktidarın en büyük başarısı baskı kurması değildir.
Toplumun dikkatini yönetmesidir.
Artaud bugün yaşasaydı belki de tiyatroyu terk ederdi.
Çünkü sahne çoktan sokaklara kurulmuştur.
Oyuncuların bir kısmı siyasetçi, bir kısmı gazeteci, bir kısmı savcı, bir kısmı troll, bir kısmı ise sadece hayatta kalmaya çalışan yurttaşlardır.
Ve biz?
Biz seyirci olduğumuzu sanıyoruz.
Oysa her gün yeni bir sahneye çıkarılıyoruz.
Bazen alkışlamamız isteniyor.
Bazen susmamız.
Bazen öfkelenmemiz.
Bazen unutmamız.
Distopya tam olarak budur: İnsanın ne zaman konuşacağına, neye öfkeleneceğine ve neyi unutacağına başkalarının karar vermesi.
Vahşet ise yalnızca copun, silahın ya da işkencenin olduğu yerde başlamaz.
Bir çocuğun yoksulluğunu “kader” diye açıklamak da vahşettir.
Bir işçinin ölümünü “fıtrat” diye normalleştirmek de.
Bir kadının ölümünü istatistiğe dönüştürmek de.
Bir gencin geleceksizliğini sabırla terbiye etmeye çalışmak da.
Bir gazetecinin sorusunu suç, bir öğrencinin itirazını tehdit, bir yurttaşın eleştirisini ihanet olarak görmek de vahşettir.
Ama çağımızın en büyük trajedisi şudur:
Vahşet artık insanları şoke etmiyor.
Çünkü vahşet, tekrarlandıkça sıradanlaşıyor.
Bir gün tepki gösteriyoruz.
Ertesi gün başka bir gündeme geçiyoruz.
Sonra yeni bir vahşet geliyor.
Ve eskisi arşivlere gömülüyor.
İktidarların en büyük müttefiki korku değildir.
Unutkanlıktır.
Bu yüzden bugün gerçek bir tiyatroya her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Bizi eğlendiren değil.
Bizi uyuşturmayan.
İktidarın hoşuna giden soruları değil, iktidarı rahatsız eden soruları soran bir tiyatroya.
Çünkü sanat yalnızca estetik bir faaliyet haline geldiğinde, düzen için zararsız bir süs eşyasına dönüşür.
Oysa gerçek sanat biraz tehlikeli olmalıdır.
Gerçek tiyatro, seyirci salondan çıkarken “Ne güzel oynadılar” dedirtmekten önce, şu soruyu sordurmalıdır:
“Ben bu oyunun neresindeyim?”
Belki de çağımızın en büyük distopyası henüz tamamlanmadı.
Belki hâlâ içindeyiz.
Belki perde henüz kapanmadı.
Ama kesin olan şu:
Bir gün sahnedeki vahşete alıştığımızda, alkışlayan ellerimizin arasından özgürlüğümüzün kayıp gittiğini fark etmek için çok geç olabilir.
Çünkü bazı distopyalar tanklarla gelmez.
Bazıları alkışlarla kurulur.



