Türkiye’de tiyatro yapmak artık yalnızca sanat yapmak değildir.

Hayatta kalma meselesidir.
Bir oyun sahneye koyarsınız; önce salon kirasını düşünürsünüz. Ardından dekor masrafını, oyuncunun ücretini, teknik ekibi, vergiyi, sigortayı, ulaşımı, afişi, reklamı…
Sonra dönüp kendinize şu soruyu sorarsınız:
“Bu oyunu kaç kişi izleyecek?”
İşte tam burada sanatın boğazına görünmez bir el yapışır.
O elin adı sansür olmayabilir.
Bazen daha kibar, daha modern, daha kapitalist bir adı vardır:
Piyasa.
Çünkü bugün tiyatroyu susturmak için her zaman bir yasak kararı gerekmiyor. Bir oyunun afişini indirmeye, metnini yasaklamaya, oyuncusunu gözaltına almaya gerek kalmadan da sanatçıyı susturabilirsiniz.
Salon kiralarını yükseltirsiniz.
Destekleri kesersiniz.
Sponsoru kaçırırsınız.
Belediye sahnelerini erişilmez hale getirirsiniz.
Sanatçıyı borçla, yoksullukla ve güvencesizlikle baş başa bırakırsınız.
Sonra da dönüp şöyle dersiniz:
“Kimse size tiyatro yapmayın demiyor ki!”
İşte vahşi kapitalizmin sansürü tam olarak budur.
Konuşabilirsin…
Yeter ki konuşmanın bedelini ödeyebilesin.
Türkiye’de sanatın üzerinde iki büyük gölge dolaşıyor.
Biri siyasi iktidarın ideolojik tahakkümü.
Diğeri piyasanın ekonomik tahakkümü.
Biri “Bunu söyleyemezsin” der.
Diğeri “Bunu söylersen satamazsın”…
Sonuç değişmez.
İkisi de sanatçının boğazındaki aynı ilmeği biraz daha sıkar.
Bir tarafta makbul sanatçı yaratma arzusu vardır.
Diğer tarafta satılabilir sanatçı.
Bir tarafta itaat eden sanat istenir.
Diğer tarafta tüketilebilir sanat.
Ve tiyatro, iki değirmen taşı arasında ezilir.
Çünkü tiyatro ne kolay yönetilir bir sanattır ne de kolay pazarlanır.
Tiyatro canlıdır.
Oyuncunun nefesi seyircinin yüzüne değer.
Seyirci gülerken yanındaki insanın gözyaşını görür.
Bir söz, salondaki yüz kişiyi aynı anda rahatsız edebilir.
İşte bu nedenle tiyatro hâlâ iktidarlar için potansiyel bir tehlikedir.
Çünkü gerçek tiyatro seyirciyi yalnız bırakmaz.
Onu toplumsallaştırır.
Yan yana oturtur.
Aynı karanlığın içinde aynı soruyla yüzleştirir.
Ve belki de en önemlisi, insana yalnız olmadığını hissettirir.
Oysa bugünün düzeni yalnız insan ister.
Borçlarıyla yalnız.
İşsizliğiyle yalnız.
Yoksulluğuyla yalnız.
Korkusuyla yalnız.
Çünkü yalnız insan örgütlenemez.
Yalnız insan itiraz edemez.
Yalnız insan başına gelen felaketi kişisel kaderi zanneder.
Vahşi kapitalizmin Türkiye’deki en büyük başarısı yoksulluğu normalleştirmek oldu.
Asgari ücretle yaşamaya çalışan insanlara “sabır” önerildi.
Emeklilere “şükretmek”.
Gençlere ise “kendilerini geliştirmek”.
İş bulamıyorsanız sorun sistemde değildir.
Yeterince girişimci değilsinizdir.
Kiranızı ödeyemiyorsanız ekonomi kötü değildir.
Siz bütçe yönetemiyorsunuzdur.
Çocuğunuz iyi eğitim alamıyorsa kamusal eğitim çökmemiştir.
Siz özel okul parasını kazanamamışsınızdır.
Kapitalizmin en büyük ideolojik hilesi budur:
Sistemin suçlarını bireyin omuzlarına yüklemek.
İşte toplumcu tiyatronun yeniden söyleyecek sözü tam burada başlıyor.
Çünkü sahneye çıkıp bir işçinin hikâyesini anlatmak, yalnızca bir karakter yaratmak değildir.
Bir sınıfın hikâyesini anlatmaktır.
Bir kadının yaşadığı şiddeti anlatmak yalnızca dramatik malzeme değildir.
Bir iktidar ilişkisini görünür kılmaktır.
Bir gencin işsizliğini sahneye taşımak, bireysel bir trajedi anlatmak değildir.
Bir ekonomik düzeni sorgulamaktır.
Ama bugünün kültür piyasası tam da bundan kaçıyor.
Daha az soru.
Daha çok eğlence.
Daha az rahatsızlık.
Daha çok alkış.
Daha az politika.
Daha çok sponsor.
Çünkü sponsorların sevmediği bir şey vardır:
Belirsizlik.
Sanat ise belirsizliktir.
Sanat soru sorar.
Cevapları bozar.
Konforu dağıtır.
Bu yüzden piyasa sanatı sever ama evcilleştirilmiş halini.
Duvarına asabileceği kadar muhalif.
Festival programına koyabileceği kadar radikal.
Sosyal medyada paylaşabileceği kadar devrimci…
Ama sermayenin kapısını gerçekten çalmayan bir muhaliflik.
Bugün tiyatrocuların önemli bir bölümü sahne üzerinde değil, sahne bulma mücadelesinde yoruluyor.
Genç oyuncular karakter yaratmaktan önce kira hesaplıyor.
Yönetmenler estetik tercih yapmaktan önce bütçe tablosuna bakıyor.
Yazarlar “Ne söylemeliyim?” sorusundan önce “Bunu sahneleyecek yer bulunur mu?” diye düşünüyor.
Bu koşullarda sansür, artık yalnızca metnin üzerindeki kırmızı kalem değildir.
Sansür ekonomik bir mimariye dönüşmüştür.
Bir sanatçıyı yasaklamadan susturmanın bin yolu vardır.
Onu görünmez kılarsınız.
Desteksiz bırakırsınız.
Salon vermeyebilirsiniz.
Fon sağlamazsınız.
Hakkında kampanya başlatırsınız.
Ve sonunda şöyle dersiniz:
“Ama ülkede ifade özgürlüğü var. İsteyen istediğini söyleyebilir.”
Elbette söyleyebilir.
Mikrofonu varsa.
Sahnesi varsa.
Kirasını ödeyebiliyorsa.
Karnını doyurabiliyorsa.
Yani özgürlüğün bile satın alınabilir olduğu bir düzende…
Belediye tiyatroları, şehir tiyatroları ve devletin kültür kurumları da bu tartışmanın dışında değildir.
Kamusal sanat kurumları bir ülkenin kültürel hafızasıdır.
Ancak siyasal iktidarlar çoğu zaman bu kurumları özgür sanat alanları olarak değil, kontrol edilmesi gereken ideolojik alanlar olarak görür.
Kimin sahneye çıkacağı…
Hangi oyunun oynanacağı…
Hangi metnin “uygun” bulunacağı…
Hangi sanatçının makbul olduğu…
Bütün bunlar sanatın kendi estetik tartışmasından çıkarılıp siyasi sadakat meselesine dönüştüğünde, tiyatro ölmez belki ama nefes almakta zorlanır.
Çünkü tiyatroya emir verilebilir.
Ama tiyatroya ruh verilemez.
Bugün Türkiye’de belki de tiyatronun yeniden hatırlaması gereken en önemli şey Brecht’in o eski sorusudur:
“Bu düzen değiştirilemez mi?”
Çünkü bize sürekli bunun mümkün olmadığı söyleniyor.
Ekonomi böyle.
Piyasa böyle.
Dünya böyle.
Siyaset böyle.
İnsan doğası böyle…
Hayır.
Bunların hiçbiri gökyüzünden inmiş değişmez yasalar değil.
Birileri tarafından kurulmuş her düzen, başka insanlar tarafından değiştirilebilir.
Tiyatro tam da bu ihtimali sahneye taşıdığı zaman gerçek anlamını bulur.
Bugün sahneler yalnızca dekorlarla değil, korkularla da çevrili.
Ama tiyatronun tarihi bize şunu öğretir:
En güçlü sözler çoğu zaman en zor zamanlarda söylenmiştir.
Çünkü tiyatro, iktidarın hoşuna giden şeyi tekrar etmek için doğmadı.
Tiyatro, toplumun aynası olmak için de tek başına yeterli değildir.
Bazen aynayı kırmak gerekir.
Ve seyirciye kırılan parçaların içinden başka bir dünya göstermek…
Vahşi kapitalizm bize sürekli aynı oyunu oynuyor.
Zengin daha zengin.
Yoksul daha yoksul.
Genç daha güvencesiz.
Yaşlı daha çaresiz.
Sanatçı daha yalnız.
Ve bütün bunların adına “normal hayat” deniyor.
Belki tiyatronun görevi tam da burada başlıyor.
Normal denen şeyin ne kadar anormal olduğunu göstermek.
Kaçınılmaz denen şeyin aslında politik bir tercih olduğunu söylemek.
Ve seyirci karanlık salondan çıkarken kulağına şu cümleyi bırakmak:
“Bu oyun bitmedi. Çünkü asıl oyun dışarıda devam ediyor.”
Sahne kapanabilir.
Işıklar sönebilir.
Oyuncular kulise çekilebilir.
Ama dışarı çıktığınızda, sokakta, fabrikada, plazada, okulda, hastanede ve evinizde…
Vahşi kapitalizmin oyunu sürmektedir.
Ve ne yazık ki…
Bu oyunda hâlâ milyonlarca insan figürandır.
Artık soru şudur: Tiyatro, figüranlara kendi rollerini yazabileceklerini hatırlatabilecek mi?
