Ütopyanın Unuttuğu Yerde
Bir ülkenin karanlığı önce geceleri çökmez.
Önce insanların cümlelerine çöker.
Bir masada konuşurken sesler alçalır.
Bir kelime söylenmeden önce düşünülür.
Bir haber okunurken başlık değil, aradaki sessizlik takip edilir.
İnsan, ne söylediğinden çok, söylediğinin kimin kulağına gideceğini düşünmeye başlar.
Distopya belki de tam burada başlar.
Ne duvarlarda yükselen dikenli tellerle, ne sokaklarda dolaşan siyah üniformalı
adamlarla…
Bir insanın kendi cümlesinden korkmasıyla.
Oysa ütopya da bir gün ansızın gelmez.
Bir sabah uyandığımızda bütün adaletsizlikler ortadan kalkmaz. Devlet bir anda
şeffaflaşmaz, yoksulluk bir gecede sona ermez, kimse birbirini sevmeye başlamaz.
Ütopya daha küçük bir yerden başlar.
Bir çocuğun sorduğu soruya “Sus” denilmediği anda.
Bir işçinin hakkını ararken başını eğmek zorunda kalmadığı gün.
Bir sanatçının sahneye çıkarken cebinde korkusunu taşımadığı gece.
Bir gazetecinin yazdığı cümlenin bedelini hesaplamadığı sabah.
Ve birbirine hiç benzemeyen insanların aynı meydanda, aynı ülkede, aynı gökyüzünün
altında birbirlerinin varlığına tahammül edebildiği o tuhaf, sade anda…
Belki ütopya budur.
Mükemmel bir dünya değil.
Birbirimizi eksiltmeden yaşayabildiğimiz bir dünya.
Biz ise uzun zamandır bir eşikte duruyoruz.
Bir ayağımız gelecekte, diğer ayağımız geçmişte.
Devletin hafızasıyla toplumun hafızası birbirine karışıyor. Eski korkular yeni isimlerle
dönüyor. Dün söylenen bazı cümleler bugün başka kelimelerle yeniden kuruluyor.
Ve siyaset, hayatın üzerine giderek daha büyük bir gölge düşürüyor.
O gölgenin altında ekonomi konuşuluyor.
Adalet konuşuluyor.
Kimlik konuşuluyor.
Güvenlik konuşuluyor.
Özgürlük konuşuluyor.
Ama bazen bütün bu büyük kelimelerin arasında en küçük kelimeyi unutuyoruz:
İnsan.
Oysa bütün siyaset, sonunda insanın hayatına değdiği yerde anlam kazanır.
Bir kararın gerçek ölçüsü, kürsülerde söylenen sözler değil; o kararın sıradan insanın
evinde bıraktığı sestir.
Mutfakta kaynayan tencerenin sesi.
İşsiz kalan babanın sessizliği.
Geleceğini başka ülkelerde arayan gencin valizi.
Çocuğunun yarınını düşünen annenin geceleri uyuyamaması.
Ve bütün bunların ortasında hâlâ “iyi olacak” diyebilen insanın inadı…
Belki de bu ülkenin en büyük ütopyası hâlâ o cümledir:
İyi olacak.
Distopyalar bize geleceği anlatıyor gibi görünür.
Oysa aslında bugünü anlatırlar.
Orwell geleceği yazarken insanın hafızasını kaybetmesinden korkuyordu.
Huxley, insanların zincirlerle değil hazlarla yönetilebileceğini düşündü.
Atwood, bedenin ve doğurganlığın iktidarın mülküne dönüşebileceği bir dünyanın
kapısını araladı.
Hepsinin ortak sorusu aynıydı:
İnsan, özgürlüğünden ne zaman vazgeçer?
Cevap belki sandığımız kadar büyük değildir.
İnsan özgürlüğünden çoğu zaman bir anda vazgeçmez.
Biraz korkudan.
Biraz alışkanlıktan.
Biraz yorgunluktan.
Biraz da “Benden ne çıkar?” cümlesinden vazgeçer.
Sonra bir gün bakarız ki yalnızca yönetilen değil, kendi kendini susturan bir topluma
dönüşmüşüz.
En tehlikeli sansür de budur zaten.
Dışarıdan gelmeyen.
İçeride büyüyen.
Ama insanın içinde başka bir şey daha vardır.
İnat.
Şairin inadı.
Oyuncunun inadı.
Çocuğun inadı.
Sokağın inadı.
Haksızlığa uğradığında hâlâ “Hayır” diyebilen insanın inadı.
Tiyatro perdesi açıldığında karanlığın içinden yükselen ilk ışık gibi…
Çünkü sanat, distopyanın karşısında yalnızca bir süs değildir.
Sanat, hafızadır.
Hatırlamaktır.
Unutmaya zorlandığımız şeyi yeniden söylemektir.
Bir toplumun üzerine örtülen battaniyenin altında hâlâ nefes alan kelimedir.
Bu yüzden iktidarlar değişir, rejimler değişir, meydanların adı değişir, gazetelerin
manşetleri değişir.
Ama bir yerde bir şair hâlâ şiir yazıyorsa, bir oyuncu hâlâ sahneye çıkıyorsa, bir çocuk
hâlâ “Neden?” diye soruyorsa…
Hikâye bitmemiştir.
Belki de ütopya, distopyanın tam karşısında duran bembeyaz bir ülke değildir.
Belki ütopya, karanlığın içinde bir pencere açabilme cesaretidir.
Birbirimize yeniden bakabilmek.
Korkunun yerine merakı koyabilmek.
İntikamın yerine adaleti.
Sessizliğin yerine sözü.
Unutmanın yerine hafızayı.
Ve düşmanlaştırmanın yerine insanı.
Çünkü bir ülkeyi yalnızca yasalar yönetmez.
Bir ülkeyi, insanların birbirlerine nasıl baktıkları da yönetir.
Eğer birbirimizi yalnızca ait olduğumuz kimliklerle görmeye başlarsak, distopyanın
kapısını çoktan aralamışız demektir.
Ama karşımızdakinde önce insanı görebiliyorsak…
Hâlâ başka bir ihtimal vardır.
Gelecek henüz yazılmadı.
Belki yarın yine aynı korkularla uyanacağız.
Belki yeni bir kriz, yeni bir yasak, yeni bir ayrılık düşecek memleketin üzerine.
Belki gökyüzü yine biraz daha ağırlaşacak.
Ama insanın elinde hâlâ bir şey var:
Hayal etme yeteneği.
Ütopya önce orada başlıyor.
Henüz olmayanı düşünebilmekte.
Henüz kurulmamış bir dünyayı dilin içinde kurabilmekte.
Ve belki de bütün mesele şu:
Distopya bize “Böyle gelmiş, böyle gider” der.
Ütopya ise usulca kulağımıza eğilir:
“Hayır. Böyle olmak zorunda değil.”
